Bu genç kızlar da kim?
B

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

1664 yılında Raab nehri kıyısında Osmanlı ordusu, dişli rakibi Avusturyalılar ve müttefikleriyle karşılaşır. Karşıdaki ordunun içinde Avrupa’nın çeşitli devletlerinden askerler olduğu gibi Osmanlıların eski dostu Fransızların birliği de mevcuttur. Nehrin öte yanından sakalları traşlı, uzun saçlı Fransızlara bakan sadrazam yanındakilere, “Bu genç kızlar da kim?” diye sorar. Efemine ve güçsüz Avrupalılar, Osmanlı’nın kudreti ve ihtişamı karşısında alay konusudur.

Elbette 100 yılı aşkın bir süredir mücadele ettikleri bir devletin askeri kapasitesi karşısında Osmanlıların bütünüyle bilgisiz olduğu söylenemez. Bilakis Kanuni zamanından beri güçlü bir rakiple karşı karşıya olduklarının bilincindedirler. Bununla birlikte sadrazamın savaş meydanında sarf ettiği sözler, bizim Avrupa’ya bakışımızdaki iki kutuptan birini gayet iyi yansıtır. Batılılar, maço dünya görüşümüze göre iyi olan özellikler açısından kıt bir medeniyettir ve dolayısıyla çok da fazla ciddiye alınmamaları gerekir. Diğer uçta ise koşulsuz bir Batı hayranlığı, bilhassa 19’uncu yüzyılda Avrupa’nın parlayan yıldızının etkisiyle toplumun seçkinlerinde yaygınlaşmıştır. İki uç arasında git gel yapan ruh halimizle günün koşullarına göre hiçbir tutarsızlık duygusu yaşamadan yuvarlanıp gideriz. Avrupa’yı hem aşağılarız hem hayran oluruz ve bunların hepsini aynı anda “Yahu biz ne yapıyoruz?” diye kendimize sormadan yapabiliriz.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidardaki ilk yıllarında sarkacımız hayranlık ve beğeni ucuna savrulurken AB üyelik müzakerelerine başlamamızı bayram vesilesi yapmıştık. Sonra zaman değişti, sevgili Avrupa’mızdan yüz bulamadık, bu defa sıra Batılıları aşağılamaya geldi. En ilkel haliyle “Bunlar taharetlenmeyi bilmez” zırvasından daha rafine çeşitlerine envai çeşit Avrupa’yı beğenmeme çeşidine maruz kaldık. Klişe ifadeyle ‘ekonomik dev, askerî cüce‘ Avrupa burnunun dibindeki sorunları çözmekten bile acizdi. 1990’larda Yugoslavya’nın dağılması sürecinde müdahalede bulunamayan, ancak ABD devreye girince faciadan dönebilen eski kıta, tek başına ayakta duracak güce sahip değildi. Gözünün önündeki Srebrenica katliamına müdahale edemeyen Hollandalı barış gücü askerleri de o devirdeki Avrupa kifayetsizliğinin sembolü oldu.

ABD’nin boyuna itip kalktığı, Putin Rusyası’nın bile küçümsediği Avrupa’yı, bizim yeni Osmanlıcı fantezi dünyasında muteber bir yere oturtmak elbette mümkün olamadı. Avrupa’nın bir numaralı gücü Almanya’yı yakın zamana kadar yöneten Angela Merkel hiçbir zaman Türk toplumunun güçlü lider beklentisini karşılayacak bir profil değildi. Halefi Olaf Scholz da arkadan fon müziği olarak mehter, dombıra versek de kanımızı kaynatacak bir enerjiye sahip görünmüyor. Mütevazı halleriyle devlet memuru izlenimi uyandıran bu siyasetçilerin bizim alfa erkeği lider tipolojimize uymadığı açık. Fransa lideri Macron ise başka bir alem. Bizim saygı duyacağımız, ağır, oturaklı devlet adamı profiline tam olarak oturmuyor ama öte yandan meydan okuyup sinirimizi bozmayı beceriyor. Biz ‘Mavi Vatan’ diye esip savururken birden karşımıza çıkıp canımızı sıkabildi.

Dünyayı kıskandırma fantezilerimizi de bu Avrupalıları aşağılama ana başlığının altına koyabiliriz. İddialara göre bizim burada bir miktar ekonomik sıkıntılar yaşadığımız doğrudur ama Batı’da durumlar çok daha fena. Raflarda mal yok, en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar, ayrıca bizimki gibi karizmatik liderlere de sahip değiller. Durum böyleyken halimize şükretmemiz lazım.

Bizim Susam Sokağı’ndan çıkıp yetişkinlerin dünyasına döndüğümüzde ise farklı bir dünyayla karşılaşıyoruz. Avrupa devletleri İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdürdüğü hâkim konumu elbette kaybetti. Soğuk Savaş’tan beri dünyanın lideri Avrupa’dan çıkmıyor. Askerî açıdan da eski ürkütücü güçlerinin çok uzağındalar. Hele Asya’da Çin gibi, Hindistan gibi yeni devler ortaya çıkarken “Artık eski dünya, eski Avrupa yok” diyenlere hak vermemek mümkün değil. Lakin bizim kafamızdaki acziyet resmi de gerçeklerin çok uzağında. Fransa, Almanya gibi devletler hala ekonomik olarak çok güçlü ve siyasi açıdan büyük oyuncu. Üstelik AB’nin kurumsal yapısını da kaldıraç olarak kullanarak cesametlerinin ötesinde etki yaratabiliyorlar. Geçen sene Doğu Akdeniz’de kendi kafamıza göre iş yapmaya kalktığımızda Avrupa’nın yeri geldiğinde ciddi bir ağırlığı olabileceği gerçeğiyle yüzleştik. Mülteci meselesi yüzünden AB’yi avucumuzun içinde sanan pek çok kişi var ama Avrupalılar açısından bu konu daha çok bir al-ver meselesi ve sığınmacıları maymuncuk gibi kullanıp bütün kapıları açabileceğimizi sanıyorsak bir kez daha düşünmekte fayda var.

Ekonomik açıdansa Avrupa’nın bizim açımızdan önemi ABD’nin de Rusya’nın da çok ötesinde. Hem Türkiye’deki sermayenin önemli bir bölümü Avrupa menşeli hem de ticaret ve turizm hacmimizin önemli bir kısmını yaşlı kıtayla yapıyoruz. Elbette bu her iki taraf için de çıkara dayalı bir ilişki ve Avrupalılar için de Türkiye önemli bir paydaş, ancak karşımızdakini öyle itilip kakılacak bir aktör sanıyorsak orada biraz durmamız lazım.

Dünya ölçeğinde Avrupa’nın ağırlığının ne olup olamayacağını ise Ukrayna meselesiyle göreceğiz. Geçen hafta Macron’un Moskova ziyareti, krizin bir Avrupa sorunu olduğunu ve çözümün de ana aktörlerinin burada aranması gerektiğini göstermekteydi. Putin’in, Fransa cumhurbaşkanına yaklaşımı mesafeli olsa da Paris’in uluslararası ağırlıkta bir oyuncu sayıldığı gerçeği vurgulanmış oldu.

Eş zamanlı olarak Washington’u ziyaret eden Scholz ise bu hafta Rusya’ya gidecek. Belki herkesten fazla Rusya’yla ilişkilerine dikkat eden Almanya’nın Rusları ne kadar ikna edebileceğini göreceğiz.

Putin’in Ukrayna’da itidalli davranması sağlanabilirse bu kesinlikle bir Avrupa başarısı olacak. Zira Amerikalıların da İngilizlerin de krizi yatıştırmak gibi bir derdi yok; bilakis ortalığı karıştırıp ekonomik yaptırımlarla Rusya’yı zayıflatmak istiyorlar. Elbette bunun bir bedeli olacak ama faturayı büyük ölçüde Almanya ve biraz da Fransa ödeyecek. İşte bundan dolayı Macron ve Scholz pazı gücüyle değil, ekonomik ağırlıklarıyla Putin’i dikkatli adım atmaya yönlendirmek istiyor.

Unutmayalım ki Soğuk Savaş’ın sonunda Sovyetler Doğu Avrupa’dan askeri güçle değil, kendi istekleriyle çıktı. Bunu yaparken de motivasyonları başta Batı Avrupa olmak üzere karşısındaki düşman ittifakın üyeleriyle ilişkilerini normalleştirmekti. Aradan geçen 30 senede de Rusya, Almanya başta olmak üzere kıtadaki birçok ülkeyle enerji, ticaret ve turizm alanında güçlü işbirlikleri kurdu. Moskova’yla bir dizi ortak çalışma alanı keşfeden oyuncuların arasında biz de varız.

Dolayısıyla Almanya ve Fransa’nın Rusya’yı kas gücüyle değil, ortak çıkarlara vurgu yaparak daha ılımlı bir yola sokması barış için en güçlü ihtimal. Yoksa NATO’nun Ukrayna’yı askeri olarak savunacağı yok; Putin’e de böyle geri adım attırmak mümkün değil. Kıta Avrupası misyonunun başarıya ulaşması bizim için de en iyi senaryo olur. Aksi taktirde enerji faturası, kaybolan turizm gelirleri, jeopolitik gerilim derken kendimizi yeni bir çukurda buluveririz.

350 sene önceye Raab nehri kıyısına yeniden dönersek, Fazıl Ahmet Paşa’nın “Kim bu genç kızlar?” diye küçümsediği ordu karşısında Osmanlılar ağır bir yenilgi almıştı. Siyasi konjonktür sayesinde bu mağlubiyetin sonuçları ağır olmadı ama 20 sene sonra Viyana önlerinde uğranacak felaketin de habercisi gibiydi.

Batı dünyası elbette kusursuz değil ama içinde bulunduğumuz küçümseme halini pek sağlıklı bulmuyorum. Sonra sadrazamın hayal kırıklığına uğramayalım. Ayrıca belki de Avrupa’yla sandığımızdan daha fazla ortak çıkarımız olabilir.