Biz sizi çok sevdik!
B

Dr. FEYZA BAYRAKTAR

info@feyzabayraktar.com

Son yıllarda- özellikle de son bir sene içinde- ülkede dinmeyen mutsuzluk ve umutsuzluk dalgaları içinde boğulurken -suni teneffüs yapmak için- milli sporcularımız yetişiyor imdadımıza. Televole izleyerek büyüyen bir nesil olarak hep bir ağızdan ‘12 dev adam’ şarkısını söylemeye başlamamız, futbol dışında başka sporlar etrafında da coşkuyla birleşebileceğimizin kanıtıydı. Olimpiyat oyunlarında ise ufkumuz iyice açıldı ve kazandığımız madalyalarla, zamanında zihnimize kazınmış ‘şerefli mağlubiyet’, yani öğrenilmiş çaresizlikten de kurtulduk. Beklentilerimiz yükseldi.

Haksız yere eleştirenler

Tüm bunlar olurken bir takım var ki çoğumuzun gönlünü fethetti. Eskiden voleybol denince akla çocukken mahalle arasında ya da plajda oynanan bir oyun gelirken, son yıllarda ‘Filenin Sultanları’ akla geliyor.

Oturduğu yerden, hayata ya da kendisine tüm öfkesini sanal ortamda başkalarına zorbalık yaparak dindirmeye çalışan ‘klavye şövalyeleri’, her ne kadar eleştiri bombardımanına tutsa da ‘Filenin Sultanları’nın tahtını sallaması pek mümkün değil.

Tüm varoluşunu tuşlar üzerinden ona buna söverek anlamlandıranlar, oyuncularımızla ilgili sosyal medyada; “Süslenmekten, makyajdan manikürden maça odaklanamıyorlar” gibi ataerkil söylemlerde bulunuyor. Onlara verilecek en iyi cevaplardan biri İtalyan milli takımında oynayan ve dünyanın en iyi voleybolcuları arasında sayılan Egonu’nun nail art ile donanmış jel tırnaklarını göstermek olabilir.

Senelerce milyon dolarlar harcanan futbolcuların kötü performanslarının sebebi makyaj ya da manikür olmadığına göre bakımlı olmak ile  yapılan işte gösterilen performans arasında bir ilişki olduğunu söylemek yanlış olur.

Kendimizi içine kilitleyip çıkış anahtarını yuttuğumuz ön yargılarımız, hiçbir türlü tutmayan ama yine de ısrarla aynı kalıba döktüğümüz düşüncelerimiz ve sadece tek açıdan değerlendirip kendimizi her konuda uzman ilan edip ahkam kesmelerimiz ne yazık ki hala son bulamadı.

Sanki sahaya değil cepheye gönderiyoruz!

Millet olarak çok duygusalız. Kaybetmeye başlayınca oyuncuların morali bozuluyor, oyunu bırakıyorlar” diye şikayet ediliyor da neden böyle olduğu hiç sorgulanmıyor. Sebep gerçekten de oyuncularımızın genetik olarak duygusal olup moralleri bozulduğu an maçtan vazgeçmesi mi?! Yoksa biz izleyicilerin duruma normal bir spor müsabakası gibi yaklaşmaması ve bu tutumumuzun oyuncularımızı da olumsuz yönde etkilemesi mi? Öyle ki bazen sanki maçı alırsak asla alamadığımız Viyana’yı da alacağız gibi bir tutum sergiliyor ve maçı kazanamadığımız zaman yüzyıllar öncesinden kalma bir yaramız deşiliyor gibi tepki veriyoruz. Oyuncularımızı, sahaya değil de cepheye gönderiyor gibi davranıyoruz.

Tamam, ülke olarak gerçekten morale ihtiyacımız var ama oyuncularımız üzerinde biraz fazla duygusal yük oluşturduğumuzu da kabul edelim. Sürekli soluduğumuz mutsuzluk ve umutsuzluk havası oyuncularımızın eseri değil ama biz faturayı onlara da kesiyoruz. Bir toplumun kendini içinde hissettiği karanlığına -ufacık da olsa- ışık tutma sorumluluğunu hisseden oyuncu, sayı alamayınca soğukkanlılığını korumakta zorluk çekebilir. Bu koşullarda normal.

Özetle, buradaki asıl problem, genetik hassasiyet değil, oyunculara yüklenilen ‘kurtarıcılık misyonu’. Tabii ki kazanmak istiyoruz ama bu hedefe ancak gerçekçi beklentiler çerçevesinde ulaşabiliriz.

İlham kaynağı oldular

Kızların hepsinin ayrı bir hayran kitlesinin bulunması, marka işbirlikleriyle daha da popülerleşmesi, odaklarının asıl işleri voleyboldan uzaklaşması yüzünden maçların kaybedildiği gibi söylemler, sanal ortamlarda başı boş dolaşıyor.  

Ne yazık ki günümüzde durum öyle bir hal aldı ki milyonlarca takipçili influencer ve fenomenlere bakıp, “Ya ne güzel hayat! Hem bedavadan en lüks yerlerde geziyorsun, hem ünlüsün, hem de zengin. Neden çalışasın ki?! Keşke ben de öyle olabilsem” diyen birçok gencimizin hayalinde çalışarak kazanmak-hedefe ulaşmak değil,  voliyi vurmak var. Hayranlık-sevgi-özenme-haset ya da öfkeyle karışık duygular üzerinden yürüyen influencer-fenomen ve takipçi etkileşimleri arttıkça hayatı daha anlamlı yaşamak değil de hayatı sadece zevk alarak yaşamak önem kazandı.

Memnuniyetsizlik ve tatminsizlik, dipsiz bir kuyu gibi derinleştikçe derinleşti. Genç yaşta popülerleşme ya da çok iyi yaşam standartlarına ulaşmanın birçok gencimizin hayali olduğu göz önünde bulundurulursa A Milli Kadın Voleybol Takımı oyuncularımız, değerlerden güç alan bir amaç uğruna çalışırken hayali kurulan diğer tüm şeylerin de yan kazanç olarak kendiliğinden gelebileceğini kanıtladı. Üstelik de çok genç yaşlarda! Onlar, sadece gençlere değil, her yaştan birçok insanada ilham kaynağı oldu.

Standart estetik kriterleri, hayatın farklı kanallarından sızıp üzerimizde hakimiyet kurmaya çalışırken; “Kısa saçlı kız mı olur dediler, dedim olabilir” sloganıyla Ebrar, rol aldığı reklam kampanyasıyla tüm estetik ezberlere ters köşe yaptı.

‘Türk Duvarı’ lakaplı Zehra, gülümsemesiyle birçok kişinin gönlünü fethetti.

Takım kaptanı Eda Erdem’in azim ve istikrarı, çevresinde toplanan diğer tüm oyuncularımızın kendilerine has özellikleriyle birleşince giderek bireyselleşmeye ve yalnızlaşmaya başlamış bizlere, takım ruhunun gücünü ve biz olmanın anlamını hatırlattı. Üşüyen içimizi ısıttı.

Birçoğumuz, birçok farklı sebepten dolayı ‘Filenin Sultanları’nı çok sevdik. Bazılarımız belki de ilk kez bir spor dalının maçlarını ilgiyle takip etti. Maçlarda istediğimiz sonuçları alsak da alamasak da umut ve heyecan gibi unuttuğumuz duyguları bize tekrar hissettirdiklerini, farklı alanlarda dahi örnek alınası işler yapıp ilham kaynağı olduklarını göz ardı etmeyelim. Oyuncularımızı hak ettikleri değerden eksik bırakmayalım. İyi ki varsınız ‘Filenin Sultanları’!