Bir tepki ve hatırlatma şekli olarak 'seçilmiş' sıfatı!
B

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Sağolsun İletişim Yayınları uzun süredir faşizm kitapları serisi yayınlıyor. Bunlar içinde en hoş ve ilgi çekici olanlardan biri Victor Klemperer’in ‘Nasyonal Sosyalizmin Dili’ydi (çeviren Tanıl Bora, 2018). Bu etkileyici kitap üzerine ne yazık ki yayın yaşamına (umuyorum, geçici bir süre) son veren Gazete Duvar’da üç yazı kaleme almıştım. Sonuncusunu buraya bırakıyorum.

Klemperer (1881-1960) 19’uncu yüzyılın sonu ile 20’nci yüzyılın en zorlu yılları arasında yaşamış Yahudi bir Fransız edebiyatı profesörü. Kitabını 1933 ile 1945 arasında tuttuğu günlüklerden yararlanarak yazmış. 1930’larda sözcüklerin, kavramların nasıl değiştiğini, nasıl anlamlar kazandığını ve nasıl yeni sözcükler doğduğunu anlatıyor. Bu yazı bakımından önemi ise siyasal gelişmelerin toplumları ‘dil’ dahil nasıl dönüştürdüğünü anlatmaktaki çarpıcı başarısı, bir başka söyleyişle, zamansız bir kitap oluşu. Okumayanınız varsa ısrarla öneririm. Türkiye’de ‘dönem’in sözcükleri üzerine kafa yoran Tanıl Bora’nın Zamanın Kelimeleri’ isimli kitabını da ‘yeri gelmişken’ hatırlatmak isterim.

Bildiğim kadarıyla Bora, ‘seçilmiş’ sözcüğü üzerine henüz yazmadı. Bu yazıda niyetim bir sözcük üzerinde durmak değil, yalnızca bir süredir ‘seçilmiş’ sözcüğünün ‘seçilmiş’ insanlar için kullanılmasındaki tuhaflığa dikkat çekmek. Muhtemelen ‘seçilmiş’ de ‘zamanın kelimeleri’nden biri olacak.

Yüzen balık!

Bir süredir muhalif basın ve siyasetçiler, başına bir şey gelen, gözaltına alınan, soruşturulan, tutuklanan ‘belediye başkanları’ndan söz ederken isimlerinin başına mutlaka ‘seçilmiş’ sözcüğünü ekliyor. Ha keza, örneğin bir milletvekilinin bir yere girmesi engellendiğinde ya da tartaklandığında da aynı üslup benimseniyor, ‘seçilmiş milletvekili.’

Mantık ve dil bakımından yadırgatıcı bir tercih bu. Yüzen balık, ıslatan yağmur, beyaz kar demek gibi bir şey. Ancak nedensiz değil, bir mecburiyetin sonucu.

Seçimle gelinen yönetici konumları var. Her yöneten (idare eden) seçilmiyor malum. Askeri, sivil ve adli kurumlardaki sayısız bürokratın/kişinin yapıp ettiğini, işlevini düşünürsek bir kurumu ‘yönetmek’, ‘idare etmek’ için seçilmiş olmak şart değil. Seçim, ‘yönetme-karar alma’ yetkisi bulunan ‘siyasi’ makamlar düzeyinde bir kavram.

Seçimle gelinen makamlar meşruiyetini seçimden alıyor. Göreve gelme meşruiyetini. Görevdeyken yapıp ettiklerinin meşruiyeti ise oturulan makamı çerçeveleyen hukuk kurallarına uyup uymadığına bağlı. Süresi ve yetkileri belirlenmiş siyasi makamlarda oturanların seçilmiş olmaktan kaynaklanan başkaca bir meşruiyeti ve seçimden kaynaklanan ‘Gönlümce yönetirim’ gibi bir konforu yok.

Seçilmiş-atanmış ikiliği, özellikle 1960 sonrası Türkiye siyasetinin en can alıcı siyasi tartışma konularından biri. Daha önce çok yazdığım için şimdi yineleme ihtiyacı hissetmediğim ‘Celal Bayarcı milli iradeciliğin’ siyasette vücut bulmuş hali. Bir başka söyleyişle Türkiye sağının en korunaklı sığınağı.

Büyük ölçüde 1961 Anayasası karşıtlığına dayanan Türkiye sağı anayasacılığının ve yönetim anlayışının temelinde ‘seçilmişleri cendere içine alan atanmışlar’ söylemi bulunur.  Siyasetçisiyle, yazarı çizeriyle, 1961 Anayasası eleştirilerindeki başlıca slogan her zaman ‘milli iradeye getirilen ortaklar’ olmuştur. Özerk kurumlar, YHK, MGK, AYM, özerk üniversite, TRT gibi… Hal böyleyken bizim memleket sağı için ‘seçilmişlik’ neredeyse sorgulanamaz-dokunulmaz bir anlam ifade eder.

Şemsiye delik deşik

Bir süredir tanık olduğumuz gelişmeler ise sağın bu korunaklı şemsiyesini ve temel sloganını delik deşen eden türden. Ara rejim yıllarını bir yana bırakalım, seçimle gelinen siyasi pozisyonlarda bulunanlara yönelik Cumhuriyet tarihinde sık (Kürt siyasetçiye yapılan bir yana) tanık olunmayan bir ‘tutuklama’ furyası gözleniyor. Muhalif her kanat ise tutuklanan isimlerden söz ederken ‘seçilmiş’ sıfatını kullanmak zorunda kalıyor. ‘Seçilmiş’ sıfatı, çoğunlukçu (çoğulcu değil) demokrasinin icadı ‘milli iradeciliğin’ sınırlarını çoktan ihlal eden ve belki bu zihniyetin ‘en uç uygulaması’ olarak isimlendirilebilecek günümüz iktidar ve yargı pratiğinin panzehiri işlevi kazanmış gibi.

Seçilmişlere ‘seçilmiş’ denmesi, yarım yüzyılı aşkın süre bu sıfata sıkı sıkıya tutunanların neyi yitirdiğinin göstergesi. Yaklaşık 70 yıldır ‘seçilmiş’ olmayı siyasetteki en yüksek değer ve meşruiyet kaynağı kabul eden bir dünya görüşü ve siyaset hattının günümüzdeki temsilcilerinin (bu iddiayı dillendirenlerin, diyelim) bu noktaya gelmesi ve CHP’nin her cümlede kendilerine ‘seçilmişliği’ hatırlatması ilginç bir durum hakikaten.

Etme bulma dünyası’ mı, yoksa ‘nereden nereye’ mi demeli… Orası size kalmış.   

Bir atölye önerisi.