Güya herkes seçimlerde AKP’nin fazla oy kaybetmeyeceğini biliyormuş, ama belli ki gidişat karşısında en çok bozulanlar, bozuntuya vermeyen birtakım ‘bilge’ insanlar.
Zamanında kaygılansaydınız…
İktidarı cidden rahatsız edenlerden boşalan gazete sayfaları şimdi, kaygılı insan portreleriyle dolu. ‘Ne yani, bildiğimiz bir şey de olsa kaygılanmamalı mıyız?’ diyebilirsiniz. Kaygılanmalıyız, kaygılanmalısınız, kaygılanmalılar. Ama gelin görün ki kaygılanmanın da zamanında olursa bir faydası var, işler iyice rayından çıkmadan kaygılansaydınız belki gidişat bu denli kötü olmazdı.
Mesela, otoriter siyaset ilk sinyallerini verdiğinde tepki verseydiniz, belki önü alınabilirdi. Yok, ‘Artık çok geç’ demiyorum, hiçbir zaman geç değildir, olmamalı. Ama vakit geçince ödenecek bedeller de ağırlaşıyor. Küçük bedeller ödemekten imtina edenler, ağır bedeller ödemeye ne kadar hazır, bakın ondan emin değilim.
Kuzu kuzu analizler
Diğer yandan, farkında mısınız, ‘Erdoğan güç kaybediyor’ zannıyla biraz açılıp saçılanlar, yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Açıkça iktidar yanlısı olanların işi kolayken, iktidarı küstürmeden ‘demokratlık’ yapmaya çalışanların işi zorlaştı ama hala, ‘Yetti artık!’ diyebilen pek az. Kuzu kuzu, analiz üzerine analiz yazmaya devam ediyorlar.
Gidişin gidiş olmadığını bilen AKP’lilerin de işi zorlaştı, ama görüyorsunuz, ‘Bana eyvallah’ diyebilen çıkmıyor. Belli, ‘bu gemide hep birlikte batacağız’, ama hala ‘belki de batmaz, şimdiden denize atlamayalım’ diyenler daha çok. Öyle olduğu sürece de, bu kötü gidiş devam edecek.
Bu gidişe karşı ne yapılabilir?
Uzun süre, ‘akıl tutulması’, ‘iktidar körlüğü’ gibi apolitik kavramlarla idare edenler şimdi veryansın ediyor. 2010 referandumu esnasında çok sevilen bir tabiri şimdi de ben kullanmak isterim; ‘faydasız doğrular’ bunlar.
Bu gidişe karşı ne yapılabilir, onu konuşalım, daha çok faydası olur.
Demokrasi ve özgürlük mücadelesinden vazgeçmeyelim
‘Hep eleştiryorsunuz ama hiçbir şey önermiyorsunuz’ diyenler de daha iyi anlayabilsin diye aslında ben ve benim gibi düşünenlerin hep söylediği şeyi tekrar edelim; yapılacak şey basit; geç de olsa, güç de olsa demokrasi, özgürlükler mücadelesinden vazgeçmemek…
Ama lafla değil, sahiden, cefasına katlanmayı göze alarak, tehlikelerini hesaba katarak, cesaret ve samimiyetle yola çıkabileceksek. Zira Cemil Meriç’in -alıntılamaktan bıkmadığım- deyişiyle ‘Ancak tehlikeli bir hayatı göze alanlar demokrasiyi sevebilir.’
Emin adımlarla otoriter bir polis devletine
Öncelikle, bir gerçeği teslim etmek lazım. Bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye’deki durumu kavramaktan aciz değiliz. Hiç de ‘bilimin, sosyolojinin tanımadığı’, ‘yüzlerce biliminsanın çözemeyeceği’ bir durum yok ortada. Emin adımlarla otoriter bir polis devletine doğru gidiyoruz. Bu ne tarihte ilk kez olan bir şey, ne de sadece Türkiye’ye mahsus. Bu açıdan Türkiye’nin durumu fazlasıyla sıradan.
Dahası, dünyanın birçok yerinde, son zamanlarda demokrasiden ziyade bu türden rejimlere savruluş yaşanıyor. Yıllardır, ‘otoriter siyaset’in Kemalizm ve İttihat ve Terakki’nin geleneğinden ibaret olmadığını hesaba katsaydık, başımıza gelenleri biraz daha iyi ve önceden kavrayabilir, demokrasi mücadelesini daha sağlam bir zemin üzerine oturtabilirdik.
Hazin pozisyonlar
Bu arada, ‘demokrasi mücadelesi’ demişken, bu uğurda askeri vesayete karşı verildiği iddia edilen ‘şanlı mücadele’nin bu günlerde ‘paralel devlet’ veya ‘çete’ diye tanımlanan yapı tarafından yürüdüğünü artık kimse hatırlamak istemiyor galiba. Oysa, bir vesayetin nasıl gittiğine daha fazla kafa yorsaydık, benzer bir vesayetin farklı kılıkta geri gelebileceğini hesaba katabilir, bu ihtimale karşı durabilirdik.
Hazin ama, o zaman olanları sorgulamaya kalkanları Kemalizme savrulmakla, hatta ‘Ergenekonculuk’la suçlayanların bir kısmı son seçimde CHP’ye oy verme noktasına geldi, diğer bir kısmı iktidar saflarında askeri vesayete karşı birlikte durdukları ‘paralel yapı’yla mücadeleye kalktı.
İşi yokuşa sürmek istemiyorum sadece, yakın geçmişin hatalarıyla yüzleşmeden yeni bir yolculuğa çıkamayacağımızı düşünüyorum. Aksi takdirde, ‘Yeni Türkiye’ denilen otoriter rejim kendini tahkim ederken karşısındakiler muazzam savruluşlarına devam edecek. Öylesi olmuyor…
Tatava yapmadan, CHP’ye oy vermekle olmazdı, olmadı. Sorunlarını görmezden gelerek HDP’ye sığınmakla olmazdı, olmadı. Oy vermemekle olmazdı, olmadı. Analiz üzerine analiz patlatmakla olmazdı, olmadı. Bir oraya, bir buraya mavi boncuk vermekle olmazdı, olmadı.
1 milyon imzayla olur
Ama, MİT yasasına karşı, Öcalan’ın özgürlüğü için, Suriye’yle muhtemel bir savaş tehlikesine karşı, seçim barajına karşı, kısacası otoriter bir rejim inşasına karşı aklınıza gelen tüm demokratik talepler adına 1 milyon imza toplamakla olur.
Bakın, bir tek Murat Belge yazdı; isterse casusluk eseri olsun, “Hepimizi ilgilendiren konularda ortaya dökülenler hakkında konuşma hakkımız var, ‘devlet sırrı’ netameli bir kavramdır” diye (Taraf, 29 Mart).
Olabilecek o kadar çok şey var ki
Türkiye’de artık böyle şeyler yazmak ve söylemek de fazlasıyla zor, ama daha fazla insan bunu söylerse olur. Başkanlık sistemine karşı ‘demokratik platform’ da olur. Ve bunun gibi olabilecek o kadar çok şey var ki!
Çıkış yolları her zaman vardır, asıl mesele bu yolların kaç yolcusunun çıkacağı, birbiriyle kavga etmeden ne kadar yol yürüyebileceği.
ÖNCEKİ YAZILAR
Hastalandım, ruhum bulandığı, sandığa gidemeyeceğim
Alem buysa kral o!
‘Önce söz vardı’
