Şunu da kabul edelim ki demokrasi krizinin tek sebebi iktidar da değil. Öncelikli nedeni iktidar olsa da iktidarın ya da cumhurbaşkanının değişmesi demokrasi krizinin biteceği anlamına gelmiyor. Çünkü siyasi zemin ve bu zeminin ana aktörü olarak partilerin kendileri de demokrasi vizyonuna sahip değiller.
Siyaseti ve partileri düzenleyen yasal çerçevenin verdiği fırsat sonucu partilerin hepsi lider partisi. Siyaset liderler üzerinden dönüyor, partilerin tutum ve davranışlarını, politikalarını ortak akılları değil liderlerin bilgileri, vizyonları ve yaptıkları grup konuşmaları belirliyor. En demokrat görünen, söylemi kullanan kişi bile parti liderliği koltuğuna oturduğu andan itibaren var olan yasal çerçevenin verdiği imkanlarla tek karar verici oluyor. Parti içi rekabet fikri farklılıklara değil gruplaşmalara ve lidere mesafeye yaslanıyor. Parti içi demokrasi ise hiçbirinde yok ne yazık ki.
Siyasal kültürümüzün bu sorunlu yönü sivil toplumun bile çoğunluğunu ele geçirmiş durumda. Bir dernekte, bir vakıfta da seçimde farklı adaylar ortaya çıktığında, abiler devreye giriyor, ayrılık olmasın gerekçesiyle listeler tekleştiriliyor.
Yine de Türkiye demokrasi krizini aktif yurttaşlarıyla ve örgütlü çabalarıyla aşabilir, partiler ve sivil toplum da dahil. Sessiz çoğunluk dünyada da Türkiye’de de olan biteni izlemekle yetiniyor gibi görünebilir. Hatta Avrupa’da aşırı sağ, Türkiye’de milliyetçilik, muhafazakarlık artıyor gibi ezberler çoğunluğun sessizliğinin nedenlerini görmeyi engelliyor da olabilir. Ama dipteki dalga tersi yönde olabilir.
Toplumsal yaşamdaki değişimleri, ihtiyaçları, talepleri hele demokrasi gibi gündelik hayatın meşakkatine kıyasla soyut gibi görünen konularda nereye bakacağımız, neyi anlamlandıracağımız önemli.
Toplum iki taraflı sıkışma yaşıyor. Bir yandan siyasal alanda devletin söylemleri ile yönetimdeki merkezilik, keyfilik, hukuksuzluklarla karşı karşıya. Diğer yandan bireysel hayatında da krizlerle, belirsizlikle, karmaşıklıkla mücadelede tek başına, özgüvensiz, umutsuz.