Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist blokun dağılması süreci ve Soğuk Savaş’ın artık bittiği ilan edilen yeni durum ABD’nin o güne kadar kendisi için çekince oluşturan başka pek çok kural için olduğu gibi 5. Madde ’yi de uluslararası ilişkilerde “dikkat edilmesi gerekenler” listesinde arka sıralara atmasına neden oldu. Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de, Afrika’nın, Balkanlar’ın ve Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde 5. Madde ya da başka bir şart falan aranmadan askeri operasyonlar yapıldı. Başlarda NATO ve BM meşruiyeti aranıyor gibi yapılsa da Yugoslavya’dan sonra hukuk falan umursayan kalmadı. ABD -hemen her defasında onunla birlikte İngiltere de- uluslararası hukuku askıya alan onca harekata imza attı. Her ülkede ABD hegemonyasına ters görülen güçlere karşı saldırı yapabilir hale geldi. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra seviye atlandı. Irak, Afganistan ve Libya’da katliamlara girişildi.
Binlerce can aldılar.
Direnişlere karşı kendi askerlerini de kaybettiler elbette. İşte bu asker kayıpları çoğu kez üzerlerinde baskı yaratan en önemli ‘engel’ oldu. Reagan, baba-oğul Bush’lar, Clinton, Obama, Biden gibi farklı başkanlar döneminde ‘eksen değişimleri’ söz konusu edilse de ana hedef aynıydı: Soğuk Savaş sonrası dünyanın yükselen ekonomik gücü Çin ve ona müttefik olarak görülenler!
Bu ülkenin yükselişi, ABD hegemonyası ve dünya kaynaklarının tek büyük sömürücüsü olabilme davası için asıl tehditti. Yukarıda andığımız ABD saldırılarının pek çoğunda asıl gerekçe bu güç mücadelesidir. Ne Iraklıların ne Afganların özgürlüğü falan değildir. Şimdi İranlıların da olmadığı gibi.
Ancak kendi operasyonlarını da İsrail’in Filistin’de yaptığı gibi sakıncasız gördükleri katliamları da devam ettirirken, NATO’yu asla bir kenara atmadılar. Yakın dönemde öne çıkan örnek olay Ukrayna-Rusya savaşıydı. NATO lazım olmuştu! Bu kez Rusya’ya karşı, üstelik yıllar sonra genişletilip, yeniden formatlanarak yoluna devam ettirilmeye çalışılan NATO.
Şimdi İran’a yönelik saldırı ile geldiğimiz noktada solcu olmayan yazarlara bile, “Meğer komünizm dünyanın çivisiymiş” diye yazılar yazdıran bir yere ulaşıldı.
Türkiye’nin Kore savaşındaki ‘ucuz maliyetli asker’ rolündeyse aslında pek bir değişiklik olmadı. O zaman bizzat ABD’li yetkililerce “23 centlik asker” diye anılarak övülüyordu, ‘insan gücümüz’. Bugün Ukrayna merkezli olarak yenilenen NATO’nun “ön cephedeki koruyucu gücü” diye övülüyor yeri gelince!
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan koşullarda, “Rusya ile de görüşen” hatta “gerekirse S-400 de alabilen” ülke gibi manzaralar yaratılmıştı. Ancak Hatay Dörtyol’a düşen mühimmat parçası üzerinden NATO övgüsü için söylenenlere bakınca bu örneklerin genel hikaye içerisindeki sıra dışı durumlar olduklarını anlayabiliyoruz. Genel durumu değiştirmeyen anomaliler… S-400 alınırken övülen iktidarın mensupları şimdi çıkıp ‘Neyiniz var da karşı çıkıyorsunuz’ diye İran’a akıl veriyorsa ‘normal’ görülen hâlâ “NATO’culuk” olduğundandır. NATO’culuktan da ne içeride ne de dışarıda hiçbir halk hayır görmemiştir.
NATO’nun kime lazım olduğunu görülüyor ki ‘ihtiyaç sahipleri’ açıkça söylüyor.