Tophane’deki işçi heykeli neden sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kaldırıldı da kolu bacağı kırık halde ayakta durmaya çalışmaktan kurtuldu.
İBB 2016’nın 1 Mayıs’ına kısa süre kala işçi heykelini Tophane’deki parktan kaldırmıştı. Çok bile kalmıştı. Bir işçi heykeli, kentin kalbinde, olacak iş mi? Sabahları işe giden insanların, işçi semtinde akşam evine yorgun dönenlerin, çalışmaktan elleri büyüyenlerin bir anıtı, heykeli olamazdı.
Az değil 43 yıl ayakta kalma ve var olma mücadelesi verdi o heykel Tophane’de. Elinde balyozuyla dikilerek onlarca yıl var oldu.

İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önüne bir işçi heykeli dikilmesi ne kadar da anlaşılabilir oysa. İş arayan, iş değiştirmek isteyen bir insanın kuruma gidip gelirken kendini temsil eden bir heykelle karşılaşması ne kadar da hayata dair. Sanat niye var ki zaten? Rekabetleri, pazarlıkları, kırgınlıkları ve küçük iktidar çarpışmalarıyla dünyevi bir alan olmasının dışında, bir itiraz odağı değil midir sanat?
1973’te dikilen heykel bir yanıyla da gurbeti temsil ediyordu.
Almanya’ya giden işçilerin kurumdan çıkıp göz göze geldiği heykelin başına gelmedik kalmadı. Mendilimde Kan Sesleri şiirinde Almanya’ya giden işçilerden bahseder Edip Cansever:
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyenler
Edip beyden ödünç bir dize alıp şiirin sonunu bizim heykele getirecek olursak ‘Bir tutsak ağaç gibi yanlış yer‘de dikilmiş durmuş 43 yıl…
Cumhuriyet’in 50’nci yılı kutlamaları nedeniyle ’50’nci Yıl Kutlama Kurulu‘ İstanbul’un muhtelif parklarına 50 heykel yapılmasını kararlaştırdı.
Muzaffer Ertoran’ın bu kapsamda yaptığı heykel Tophane’deki parka dikildi. Oradan her geçtiğimde Çukurcuma yokuşundan gelip tramvay yoluna doğru karşıya geçmek üzereyken parkın sağ köşesinde, yolun sağında görürdüm. Her gördüğümde biraz daha hırpalanmış olurdu heykel.
Öyle bir başına, telaşsız, ifadesiz, eksik, yontulmuş, kırılmış, nefretle kazınmış halde olurdu. Başına gelmedik kalmadı yıllar içinde.
Kamusal alanda sanatın görünmez düşmanları
1973’te parka konulan heykel kısa süre sonra tahrip edilmeye başladı.
Muzaffer Ertoran çok güzel özetlemiş durumu: Ferda Çağlayan’ın Evrensel gazetesi için yazdıklarından aktarıyorum:
“Orada sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar işçiler bekleşirdi. Bir inanç, bir umut taşıyorlardı. Ben bu heykeli oraya dikerken, oradan dış ülkelere giden işçileri anmak, bir şeyin başlangıcını tarihlemek istedim. Duygusaldım tamamen. Çünkü onlar çaresiz değil, imkan verilmeyen kişiler olarak duruyordu. Onurlu görünüyorlar çünkü cevherleri var. Nitekim Almanya’dan, başka ülkelerden birçoğu sermaye sahibi olarak döndü. Benim heykelimin bir siyasi yanı yok. O bir Türk işçisidir ve elinde tuttuğu da, siyasi göndermeler yapanların söylediği gibi çekiç değil, balyozdur. Daha heykel bir yılını doldurmadan önce parmaklarını kırdılar, sonra balyozun sapını. Yetmedi ziftle yüzünü boyadılar. Sonra zifti silmek bahanesiyle yüzünü yok ettiler. Birkaç kez tamir ettim. Ama artık bıraktım yakasını. Kaç yıldır, her gün bir yerini kırıyorlar, yine de tükenmedi. Ne zaman bir makine gelip kökünden söküp götürürse, ‘Oh tükendi’ diyeceğim. Ama biliyorum ki, yapıtımın bıraktığı anıyı kimse yıkamayacak.”
Yanlış mı aklımda kalmış acaba, içlerinde Yeni Sinemacılar’dan Önder Çakar’ın da olduğu bir gurup heykeli kurtarmak için girişimde bulundu. Heykeli söküp götürmek istediler, bu girişimi gerçekleştirip yerinden söktüler mi, yoksa girişim aşamasında mı yakalandılar orasını anımsamıyorum.
2010’un martında bir gurup sanatçı ve sanat sever Tophane’de ağaçlar atında, yeşillikler içinde, bir işçiyi temsilen elinde balyoz tutan heykeli ‘özgürleştirmek’ için harekete geçer. Arabadan soğanı almak kolay mı? O saat devlet bitti diplerinde. Belediye işçileri durumu fark edip polise haber verdi, olay yerine yetişen polis heykelin özgürleşmesini engelledi pek tabi.
Bu eylem sonucunda heykeli bir süre rahat bırakır gibi olurlar ama sadece bir süre.
‘İnsanın kendine soru sorma cesaretini körüklemiyorsa sanat neden var’ sorusunu sorup başıma iş açabilirim pek tabii. Üstelik yazı boyunca Bourdie, Foucault ve diğer otoritelerden alıntı da yapmamışım. Edip Cansever’le geçiştirmişim koca Tophane heykelini…
İktidar söylemlerin, normların, kurumların ve görünmez ağların içine yayılacak gücü toplayıp yekindiğinde yasaklamaktan çok yasaklansın diye yönlendirir. Bastırmaktan çok baskıyı üretmeye dikkat eder ama üreteceği niteliğin tartışılacağı yer burası mıdır emin değilim. İkitdar için sansür bir mücadele biçimidir. Gerek kendi kurumları ve salonlarıyla sansüre alan açar, gerek bunun için taşeron kullanır.
Bunu sadece ‘eski Türkiye’nin yasakçı anlayışı olarak okumak ne kadar doğru emin değilim. Kültürel çeşitlenmenin, demokrasi çabasının, ifade özgürlüğünün karşısında bir savunma mekanizması olarak da okunabileceği gibi baskıcı modelin oluşturmak istediği tortuyu da güçlendiriyor. Dibe çökmek kimin işine yarıyorsa sansürü de o istiyor…
Olan oldu, ne kaidesi kaldı, ne gölgesi. Başı, gövdesinin muhtelif yerleri ve elbette ve mutlaka elindeki balyoz defalarca tahrip edilen işçi heykeli, 2016 baharında Tophane’deki yerinden kaldırıldı. Nereye götürüldü, Muzaffer Ertoran’a heykelinin akıbeti hakkında bilgi verildi mi bilmiyorum.
İşçi heykeli ve başından geçenler memleket sınırları içinde çok ciddiye alınmasa da Bianel için Türkiye’ye gelen bir sanatçı için ilham oluyor, Pilar Quinteros ‘İşçi Sınıfı‘ adını verdiği eseri ve başından geçenleri de buraya bırakıyorum.
Belki şehre bir film gelir, kamusal alanlarda tahrip edilmeden heykeller çoğalır, iklim değişir, Akdeniz olur ve gülümseriz…
Hamiş: Bu yazıyı geçen yıl aramızdan ayrılan ustam, şairim, sevgili dostum Tevfik Taş’a ithaf ediyorum. Anısına saygıyla…