Ayşenur Arslan: Kimse de çıkıp 'yahu bu kadın da bunları söyledi' demedi

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

1 Ekim 2023 Pazar günü Ankara’da, İçişleri Bakanlığı’nın karşısında bir bombalı araç eylemine tanık olduk.

2 Ekim Pazartesi günü, doğal olarak, programın ana konusu bu oldu. 24 saat içinde pek çok ayrıntı da ortaya çıktığı için, üzerinde konuşulacak ya da “SORU SORACAK” malzeme de vardı.

Ben, eski alışkanlık işte, gazetecinin asli görevinin (hala) soru sormak olduğunu sandığım için bir dizi soru sordum.

* “Olayın başlangıcı, bir gece önce Kayseri’de bir veterinerin öldürülüp arabasının gasp edilmesiydi. Benim aklıma ilk takılan da bu olmuştu. Ankara’da herhangi bir araba çalınabilecekken neden, arkada apaçık bir iz / ipucu bırakılarak ta Kayseri’den araba gasp edilip Ankara’ya getirilirdi?”

* Tamam! Benim aklımın almadığı şeyler vardı belki arkasında. İyi de, hele ortada bir cinayet sonrası çalınan bir araba varsa güvenlik güçleri o arabanın peşine düşmez miydi? Plaka tanıma sistemiyle yolda, olmadı Ankara girişinde önü kesilemez miydi?

* “Eylem, arabadaki iki kişi tarafından gerçekleştirilmişti. Saldırganlar nizamiyeye -caddenin karşı istikametinden- ateş açmış ve iki polisi hafif yaralamıştı. Daha sonra saldırganlardan biri vurularak ölmüş, diğeri de arabadaki patlayıcıyı infilak ettirmişti.”

* Aklıma takılan ve ekranda dile getirdiğim sonraki soru, arabanın durduğu yerle ilgiliydi. Bilenler bilir, bakanlığın bulunduğu cadde, arasında refüj olan, üçer şeritten altı şeritli bir yol. Araba neden bakanlığın önüne gitmemiş de yolun karşı tarafında durmuş olabilirdi?

* “Görüntüleri defalarca, saniye saniye izleyince intihar eylemi de soru işareti yaratmıştı. Dile kolay, 50 yıl boyunca Türkiye’den ve dünyadan sayısız intihar eylemi haberi ve görüntüsü izlemiş bir gazeteci olarak, ‘acaba saldırgan arabada bomba olduğunu biliyor muydu, yoksa uzaktan kumanda ile müdahale mi edilmişti’ diye düşündüm.”

Bütün hadise bu! Ama, ben farkında değilim, gece boyunca troller fazla mesai yapmış. Ve benim bu soru ve tespitlerle “terör propagandası yaptığım” yalanını yaymış.

3 Ekim Salı gününe -çok erken bir saatte- işte böyle bir bombardımanla uyandım.

Sonra sırasıyla şunlar oldu:

Program sona erdi.

Kapıma Terörle Mücadele bürodan 4 polis dayandı.

Polisler -gözaltında değildim ama yine de..- savcılığa kadar eşlik etti.

Ertesi gün, pek çok köşe yazarından, ekran yorumcusundan, kanaat önderinden benim 2 Ekim günü sorup söylediklerimi dinledim, okudum.

Kimse de çıkıp “yahu bu kadın da bunları söyledi ya” demedi.

Benim terör propagandası yapmadığımı, zaten yapmamın söz konusu olmayacağını söylemedi.

Tam aksine, “kırmızı çizgilerden” söz edildi.. Anlattıklarım “talihsiz ifadeler” diye -hem de ekranda- yorumlandı.

Daha sonra bu yorumu yapanlardan bir meslektaşıma “programı izledin mi” diye sordum. İzlememişti. “Arkadaşları” öyle anlatmıştı.

Sevgili kızım Çiğdem Mater çekmediği belgesel.. Sevgili arkadaşım Osman Kavala yapmadığı organizasyon yüzünden hapis yatıyor ya..

Başta aktardım, Öcalan’ı eleştiren kitabın yazarı, üstelik 1 Mayıs’a katılmadığı halde gözaltına alınıp “terör örgütü propagandası” ile suçlandı ya..

Ben ülkece seyre durduğumuz trajikomik filmde ancak figüran olabilirim.

Zaten ben de eğlenin diye anlattım!

Ayşenur Arslan’ın yazısı