Can sıkıntıları, zamanı dolduramadığımızda değil, anlamlar yetmediğinde çöküyordu. Ruhun bize gönderdiği bu sade ama ısrarlı daveti duyabildiğimizde ise yeni bir yol açılıyordu. Gürültüler, meşguliyetler ve telaşlarla kendimizi örtmediğimiz zaman, canın zarif sesi o tuhaf boşlukta duyulur oluyordu.
Dopdolu bir boşluk, dev bir mayalanma alanıydı can sıkıntısı. Hiçbir şeyin olmadığı değil, olabileceklerin adlarını henüz bilmediğiniz yerdi.
O sıkıcı gün, dış dünyanın gürültüsü bir anlığına susmuş, o geniş akşamüstü içimdeki ses ilk kez duyulmuştu. Annemi değil, o kıpırtıyı dinlemiş, girme denilen odaya girmiştim.
Sadece okumanın tadını ve edebiyatın sınırsızlığını değil, önümde açılan boşluklara kendimi bırakmanın hafifliğini de hissettim o gün. Ve o günden sonra boşlukları sevebileceğimi öğrendim.
Boşluk, düşülecek değil içinde yüzebileceğimiz bir an ve alandı. Dayanılması zor iç sesle kurulan sulhtan besleniyor, en parlak fikirleri doğuruyordu.