
OLGA ÜNAYDIN AZİZOĞLU
Temmuz başında aynı gün Türkiye’nin değişik illerinde üç kadın birden kocaları tarafından öldürülünce kadın cinayetleri yeniden gündemin ön sıralarına taşındı. Oysa Türkiye’de kadına yönelik şiddet zaten hiçbir zaman azalmamıştı. Bu yılın ilk altı ayında 129 kadın, yalnızca temmuz ayında 23 kadın erkekler tarafından öldürüldü.
Kadın cinayetlerinin böylesine tırmanması kadın örgütlerinin de tepkisini artırdı. Binlerce kadın Türkiye’nin her köşesinde bugün sokağa çıkacak ve “Kadın katliamı var” sloganıyla TBMM’yi acil toplantıya çağıracak. Gerçi Meclis iki yıl önce yine kadın örgütlerinin baskısı sonucu 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u çıkararak yasama anlamında gerekli tedbirleri almıştı.

Yasa yeterli değil
Ancak uygulamada görüldü ki yalnızca yasaların çıkarılması, toplumdaki şiddet kültürünün önüne geçmekte yetersiz kalıyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın, yeni yasanın çıkmasından bu yana geçen iki yıllık sürede kadına yönelik şiddet hakkında hazırladığı rapor da bunu ortaya koyuyor. Rapora göre, bu süre boyunca 26 bin 500 kadın hakkında koruma tedbiri alındı ancak çok daha fazla sayıda kadın da gördüğü şiddeti delillendiremediği için gerekli korumayı elde edemedi.
Yani yeni yasa her ne kadar kadınların korunması için birçok yenilik getirse de, uygulamada çıkarılan zorluklar nedeniyle bunlar kağıt üzerinde kaldı. Peki Türkiye toplumunda yasayla bile önüne geçilemeyen bu şiddetin kaynağı ne? Erkekler kadınlara yönelik bu şiddet sarmalının içine neden giriyor? Erkekler hayatta kimi zaman tutunabildikleri tek dal olan eşlerini, çok sevdikleri kızlarını neden öldürüyor?
Bu soruların yanıtlarını bulmak için sıra dışı bir yöntem izleyen ve soruları bizzat kadın cinayetlerini işleyen erkeklere soran gazeteci yazar Ayşe Önal’a göre asıl kriz inançlar ve toplumsal aidiyet sisteminden kaynaklanıyor. Yıllarca birçok cezaevini dolaşarak eşlerini, kızlarını, ablalarını öldüren erkeklerle konuşan Ayşe Önal “Namus Cinayetleri” adı altında topladığı kitapta, iktidarın da desteklediği bu kültürün cinayetlerin işlendiği atmosferi beslediği görüşünde. Ayşe Önal’la bu şiddet iklimini konuştuk…
Katillerle konuştuğunuzda karşınıza nasıl bir tablo çıktı?

Bu iş için yola çıkarken, ‘Bunlar bilerek, isteyerek öldürüyorlar’ diye düşünüyordum. Ama sonra gördüm ki içinde yaşadıkları topluluğun kışkırtması ve baskısıyla öldürüyorlar. Cinayeti işleyen erkek hapse, kız mezara giriyor, aile ekonomik olarak çöküyor. Katil ilk yıl namus cinayetinden yattığı için cezaevinde bir itibar görüyor ama o çakma kahramanlık dönemi de kısa sürede bitiyor. Sonrası derin bir yalnızlık oluyor. Öldürdüğü kız kardeşinin resmini göğsünde taşıyıp ağlayan mahkûm gördüm ben.
Ama buna rağmen cinayeti işliyor…
Evet, çünkü bir daha o mahallede, sokakta yürüyemez. Birisi vardı, kız kardeşi radyodan aşk şarkısı istemiş, şarkıyı da birisine göndermiş. Olay kahvede duyulmuş. Çocuk akşamüstü kahveye geldiğinde, amcası kahvenin orta yerinde, ‘Kız kardeşin orospu oldu’ demiş. Çocuk, kardeşini o akşam öldürüyor.
Başka bir olayda Tokat’ta hakkında dedikodu çıkarılan bir kız vardı. O da öldürüldü ve sonrasında bakire olduğu anlaşıldı. Burada olan şu: O kasabada yaşayanlar, toplumun ahlak algısı üstünden, kızların aşk hayatlarını kendi ahlaklarının izdüşümü yapıyor ve o izdüşümünün yargıcı olarak, kızların en yakın akrabalarını sorumlu tutuyor. Bunu değiştirmediğiniz sürece sorunu çözemezsiniz. Toplum bu cinayetleri ahlak referanslarıyla planlıyor.
Bu toplumun ahlaktan anladığı ne?

Ahlaktan kadının iffeti anlaşılıyor. Muhtemelen Kuran’ın böyle tarif ettiğini düşünüyorlar. Nasıl oruç tutmayan birini öldürmek yapılabilir bir şey gibi geliyorsa, bir kızın da iffetini o kasabanın onayı olmadan birine vermesi, kasabanın ortak meşruiyetinin dışına çıkması öldürülmesi için yeterli. Mesele suç-ceza meselesi değil. Bir günah meselesi. Kasabanın kızının bir başka erkeğe bakması suç değil, günah.
O zaman en ağır cezayı verseniz bile bu cinayetler durmaz…
Durmuyor zaten. Türkiye bu cezaların en ağır olduğu ülkelerden biri. Cinayetler tüm hızıyla sürdüğüne göre, o zaman yasalarla toplumun bir bağı yok demektir. Toplum, kutsal kitaptaki kanunla ilgileniyor. İktidara bugün ‘Cezaları 100 yıl yapın’ da deseler hemen yaparlar. Çünkü onlar olayların kanunla alakalı olmadığını biliyorlar ve yasayı sadece vitrine koymak istiyorlar. Uluslararası sözleşmelere her zaman ilk imza atan ülkeyiz ama gelin görün ki uygulama yok, çözüm yok.
İktidarın soruna yaklaşımı nasıl?
AKP iktidarı isteseydi cinayetleri bir günde durdururdu. İktidar samimi bir biçimde, ‘Bakın Kuran’da böyle yazmıyor, kızlarınızın yaptığı günah değil’ deseydi, bu şekilde bir kampanya yapsaydı böyle bir sorunumuz kalmazdı. Ama Başbakan Erdoğan, ‘Allah’ın verdiği cana kıyma’ diye açıyor kampanyayı. Bu, ‘Öldürmeye devam et’ demektir. Erdoğan 2004 yılındaki bir konuşmasında ‘Bütün ahlaksızlıkları Batı’dan aldık’ demişti. Onun burada kastettiği şey yolsuzluk değil. Bahsettiği kızların diskoya gitmesi, şort giymesi.
Aslında olayı anlamak için tek bir örnek yeter. Çorum Katliamı, 19 Mayıs’ta kızların giydiği şortun boyuyla başladı. Peki kimler öldürüldü? Aleviler. Şortun boyuyla Aleviler’in ne alakası var? Demek ki orada bu kodlarla büyümüşlerin anladığı bir toplumsal durum var. Dini, kültürel referanslara savaş açmadıkça bu cinayetlerin bitmesi mümkün değil.
Kadın örgütlerinin çalışmaları çözüm yaratamaz mı?
Feministlerin çalışmalarını destekliyorum ama onların çabaları bu sorunu çözmeye yetmez. Çünkü karşı çıktıkları kitle doğru bir hedef değil. Mücadele ettikleri şiddet uygulayan erkekler feministleri günahkar buluyor. Adıyaman Cezaevi’nde konuştuğum, kız kardeşini öldüren Mehmet Sait, beni düşman kabul etmişti. ‘Seni Avrupa Birliği gönderdi, sizin çağdaşlığınız bizde cehalettir. Kadınlarımıza örf ve adetlerimizden çıkmasını söyleyenler asıl katillerdir’ diyordu. Avrupalıların şerefli Türk ailelerini kendi aile yapılarına benzetmek için kurdukları tuzaklara karşı tedbirler sıralıyordu.
Aynı cümleleri 2011 yılında Malatya’daki bir dini topluluğun üyelerinden de duydum. Demek ki bu söylemle beslenip güçlenen bir durumla karşı karşıyayız. Bu cinayetler dini referanslarla beslendiği için bu kadar canlı, ayakta ve değişmiyor. 40 yıldır mücadele ediyorsun ama büyük bir direnç var. Bana göre bu kutsal kitabın algılatma şeklidir.
Namus cinayetlerinin yanında özellikle boşanan ya da boşanmak üzere olan pek çok kadın da her gün kocaları ya da eski kocaları tarafından öldürülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Toplumsal şizofreni yaşıyoruz. Şiddet her yerde. İnsanlar sorunlarını şiddetle çözmeye çalışıyor. Refah seviyesi düştükçe şiddet de artıyor. Gelir dağılımındaki uçurum o kadar arttı ki, bu aynı oranda şiddete yansıyor. Bir adam kadını dövmenin, tokat atmanın hiçbir sorun teşkil etmediğini, hatta kendisine verilmiş bir güç olduğunu öğrenerek büyürse, kolaylıkla o kadını öldürebilir de. Erkekler maalesef böyle eğitiliyor.
Amerikan Psikoloji Enstitüsü insan davranışının yerleşik döneminin 0-7 yaş olduğunu söylüyor. Bu, aileden aldığı eğitim demek. Bizde bu eğitimin aynısı bir de okulda veriliyor.
Bu cinayetlerde erkekliğin ispatı da devreye giriyor mu?
Bizde ortak erkeklik vardır, birey erkekliği yoktur. 10 kişi değilsen erkek değilsin. Ali İsmail Korkmaz sana kim olduğunu öğretiyor. Esnaf ve polis kuytuda yakalıyor, kalabalıkken öldürüyor. Bizde güç kavramı kolektiftir. Onun için yavşak bir toplumuz.
Tayyip Erdoğan şimdi çok güçlü, es kaza bir ayağı takılsa, o kefen giyip arkasında yürüyenler bir gün içinde dönerler. Asaletin hiçbir koduyla tanışık olmayan bir toplumda kadın da küçücük kız çocuğu da hemencecik öldürülür. Çünkü güçsüzdür.
Erdoğan’ın ‘En az üç çocuk’, ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ gibi kadın bedeni üzerinden yaptığı konuşmaların, kadının dayak yediğinde koştuğu karakoldaki bir polis ya da koruma kararı verecek bir hakim üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Şafak (Ayşe Önal’ın CHP milletvekili olan kızı Şafak Pavey) Beyoğlu’nda otopark mafyasından dayak yemişti. Polis Şafak’ı gidip kaldırmadı, gece yarısı sakat bir kadının saat 12’de Beyoğlu’nda ne işi olduğunu açıklamasını istedi. Hastaneye gittik, doktor bakmadı. Gece yarısı sakat bir kadının saat 12’de Beyoğlu’nda ne işi olduğunu sordu. Şüpheli hakkında takipsizlik kararı veren hâkim de aynı şeyi merak etti.
Aslında cevabı çok basitti. Şafak, İsveç Konsolosluğu’ndaki kadına yönelik şiddet konferansından çıkıyordu. Ama cevabı duymadılar. Erdoğan oradan söylüyor, hâkim buradan mesajı alıyor. Sonra o mesaj kasabanın imamına gidiyor, en sonunda da kız ve erkek öğrenciyi yan yana oturtmak isteyen öğretmen dayağı yiyor. Erdoğan bu kültürün muhafızı. Çünkü kendisini iktidara getiren kültür bu.
Medya üzerine düşeni yapıyor mu?
Maalesef medyanın bu cinayetlerde ağır sorumluluğu var. Medya, siyasetçi üstünde kültürel kampanya baskısı yapabilir ama yapmıyor. Televizyonlar, ‘Neden şiddet bizde bu kadar yüksek’ başlığıyla üniversiteden uzmanları bir araya getirebilir, getirmiyor. Hep şiddet hikayeleri, sabun köpüğü haberler yapılıyor. Ama tabii bir de hangi medyayla yapacağımız sorunu var. Medya şu anda pespayeliğin dibinde.
Yabancı bir medya akademisyeni, ‘Gazeteci haber yapıyorsa gazetecidir, güçlülerin istediği şeyi yapıyorsa onun adı PR’cılıktır’ demişti. Bu ülkede gerek kadın vücudunun kontrol edilmesi nedeniyle gerek kültürel olarak bir yaşam biçimi gibi şiddet yaygınlaşacak ve sen seydereceksin. Dükkanı kapat o zaman.