
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Depremin ardından son sürat kendi kavgalarımıza döndük, enkazdan çok birbirimizle uğraştık. Büyük afetin sonrasında kendi inisiyatifiyle yardım çalışmalarına koşan kurumlar ve kişiler en yoğun tartışılan konular arasına girdi. Ahbap gibi yardım kuruluşları afet bölgelerine canla başla yardım götürürken zılgıt yemekten kurtulamadı. Böylesine gayretkeşlik hükümeti aciz gösteriyor, sanki devletin vazifesi olan bir işi yapamamasından dolayı boşluk doldurdukları izlenimi doğuruyordu. Depreme müdahaledeki eksiklikler hükümete yoğun eleştiriler gelmesine sebep olunca elini taşın altına koyanlar daha da sinir bozucu bir hal almaktaydı. Devlet, deprem sonrası tüm kontrolün elinde olmasını istiyordu. Zaten aslında her konuda kendi dışında, kontrol edemediği bir alan kalmaması konusunda hassasiyeti olan bir iktidar için çok da şaşılacak bir durum değildi bu.
Diğer yandan devletin böyle durumlarda kullanabileceği en örgütlü ve etkin kurum ordudan da yeterince faydalanılmadığı görüldü. Hükümet yetkililerinin ısrarla ‘asrın felaketi’ olarak yorumladığı böylesine büyük bir krizde kurtarma faaliyetlerinden bölgeye giden yardımlara her konuyu tekellerine almakta büyük bir kararlılık gösterdiğini gördük. İş büyüktü ama kimsenin yardımına ihtiyaç yoktu.
Devletin afet sonrasında alınacak tedbirler konusunda böylesine her şeyi kontrolü altında tutmak istemesi, bir yanıyla da son dönemimize hâkim yönetme zihniyetiyle uyumlu. Her konuyu tek yetkiliye, tek karar vericiye indirgeyen, kurumların içini giderek boşaltarak iktidarın doğrudan uzantısı haline getiren bir bakış açısından bahsediyoruz. Böyle bakınca Türkiye’de uç bir örneğini görmekle beraber dünyanın çeşitli ülkelerinde ön plana çıkan bir yönetim anlayışı daha belirgin hale geliyor.
Diğer yanıyla iktidarı mutlaklaştıran, kontrolleri ortadan kalkan bu yeni yönetim biçiminde son zamanlara kadar devletin tekelinde bulunmasında mutabık kalınan bir alana özel girişimlerin sızdığını görüyoruz. Devlet, tanımı gereği şiddet tekelini elinde tutan bir aktörken, Soğuk Savaş sonrasında taşeron güvenlik şirketleri giderek daha bağımsız ve etkin oyuncular olarak ortaya çıkıyor. Oysa ulus-devletin olmazsa olmazı ulusal ordular uzun süre kıskançlıkla kendilerine paralel silahlı yapıların oluşmasına itiraz etmişti. Belki de ulus devletle koşut olarak ortaya çıktıklarından milli bir ordunun kendi alanındaki tekeli neredeyse koşulsuz kabul ettiğimiz bir durumdu.
Feodal bir siyasi yapıda, kamusal alanla özel alanın iç içe geçtiği bir sistemde, silahlı unsurlar yöneticilerin bizzat kendi hazinesinden parasını ödediği çoğunluğu paralı askerlerden oluşmaktaydı. Fransız Devrimi ve arkasından gelen Napolyon Savaşları monarkın değil ulusun ordusu fikrini yerleştirdi. Prusya geleneği üzerinden bize de ulaşan bu fikirle Osmanlı askeri reformları ‘millet-i müselleha’dan bir ulusal ordu çıkarmak için uğraştı durdu. Uzun yıllar duyageldiğimiz ‘milletin bağrından kopup gelmiş ordu’ aslında bu dönüşümün bir sonucuydu.
Elbette sadece bize özgü bir durum değildi milli ordular. Belki de yirminci yüzyıl savaşlarının bu derece kanlı olması, teknolojik faktörler kadar paralı askerlere göre çok daha büyük bir inançla ve inatla vatanlarını savunan milli ordulardan kaynaklanmaktaydı. Hal böyleyken Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD’den başlayarak ‘güvenlik şirketleri’ adıyla ortaya çıkan özel orduların varlığı daha da şaşırtıcı bir durum.
İlk başta en çok kulağa çalınanı Blackwater olmakla beraber bir dizi taşeron güvenlik şirketi başta ABD’nin Irak müdahalesi gibi alanlarda görev aldı. Eski askerlerin kurduğu ve yönettiği bu yapılar iddialara göre orduların yanında, onların bıraktıkları boşluklarda faaliyet gösteriyor. Bu anlamda devletin kurumsal yapısının doğrudan parçası olmamakla birlikte bir biçimde onunla irtibatlı, iğreti konumlarını sürdürüyorlar.
Son zamanlarda bu alanda faaliyet gösteren kurumlardan adı en çok duyulanı Rusların Wagner şirketi. Suriye’de de Libya’da da etkin olduğu bilinen Wagner, Ukrayna savaşıyla birlikte iyice ön plana çıkmaya başladı. Bunun en önemli sebebi, Rus ordusunun Putin’in özel operasyonunu eline yüzüne bulaştırması oldu ya da bu tez taşeron şirketin varlığını meşrulaştırmak için bu gerekçe kullanıldı.
Sebebi her neyse, birinci senesini doldurmak üzere olan savaşta Wagner, adeta ordunun yapamadıklarını yapabilen bir örgüt olarak kendisini konumlandırıyor. Büyük ölçüde eski mahkumları, suça bulaşmış kişileri kullanan yapının hangi silahlarla, metotlarla savaştığı, hangi kaynaklardan finanse edildiği soru işareti. Ama Wagner’in patronu Prigodzin’in Rus ordusunun komutanlarından çok daha fazla göz önünde olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ara ara geçen haftaki gibi basının önüne geçip kâh Manş Denizi’ne kadar yürüyecekleri kâh Bakmut’u almanın iki sene süreceği gibi kafa karıştırıcı beyanatlar veriyor. Donbas bölgesinde devam etmekte olan harekâtlarda da kontrol ettiği taşeron şirketi, ordudan daha etkin bir enstrüman olarak göstermek için çabalamaya devam ediyor.
Tek tek örneklerin dünyasından çıkıp daha genel bir bakışa geçersek, bu özel askeri kuruluşların niye var olduğunun tam tatmin edici bir açıklaması mevcut değil. Akla gelen cevaplar da genellikle tatsız noktalara işaret ediyor. ABD gibi ülkeler denizaşırı operasyonları kendi ordularına yaptıramadıkları, demokratik kurumlarının süzgeçlerine takılacak işleri böyle aracılar üzerinden hallediyor olmalı.
Ancak bu açıklama bile özel askeri şirketlerin sakıncasını göstermeye yetiyor. Kanun ve kurallar çerçevesinde sakıncalı olacak hangi işlerin, niye yapıldığı açıklaması sorusu ortada kalıyor. Elbette uzak coğrafyalarda, Batı dünyasının çok da umurunda olmayan insanların başına neler geldiği pek de önemsenmiyor. Hele bu yapılanların sorumluluğu ve maliyeti ulusal ordunun üzerinde olmayınca yönetenlerin işi daha da kolaylaşıyor.
Wagner vakasında ise durum daha da vahamet arz ediyor. Ulusal ordunun yapamadığı ya da şirketin kurucusunun öyle iddia ettiği bir işi özel bir şirket yapmaya çalışıyor. Başka bir ülkenin ordusuyla kanun kaçaklarından oluşturulduğu söylenen, kuralsız savaşan bir aktör çarpışıyor. Putin için askere alınan sıradan vatandaşlar yerine paralı askerlerin hayatını kaybetmesi çok daha küçük bir sorun. Öte yandan böyle bir operasyonun taşeron bir yapıya delege ediliyor olması, yakın zamana kadar söyleseler inanmayacağımız bir duruma işaret ediyor.
Enkaz kaldırma, afetzedelere yardım götürme konusunda bile başrolü kaptırmayı büyük bir kıskançlıkla reddeden devletlerin, asli fonksiyonları olan ülke savunması, silah kullanma tekeli gibi konularda meşrebinin bu kadar geniş olması araştırılması gereken bir çelişki. Yurt dışı operasyonlarda bu birimlerin kullanılması sorunlu olsa bile en azından demokrasilerin işleyişleri açısından sakıncaları daha sınırlı olur diye düşünülebilir.
Öte yandan kanun ve kurallarla sıkı sıkıya denetlenen ulusal orduların bile kontrolden çıktığında demokratik işleyişi olumsuz etkilediği düşünülünce, özel askeri şirketler daha da tehditkâr bir hal alıyor. Yurt dışı operasyonlarda kullanılan unsurların günü geldiğinde başka amaçlar için kullanılmayacağının garantisi yok. Hele dış düşman tanımlamasıyla iç düşmanların iç içe geçtiği toplumlarda bu risk daha da belirgin.
Devletin otoritesini aşındıran bir şey varsa enkaz kaldırma, yardım toplama işinin bir ucundan tutmaya çalışan kurumlardan çok, gri alanda faaliyet gösteren taşeron askeri şirketler olduğu kanaatindeyim. Ne amaçla kurulmuş olursa olsun, paralel silahlı güçler günün birinde fay kırıkları gibi harekete geçip siyasi depremlere kapı aralayabilir. Demokrasimizi yıkımdan kurtarmak için sağlam zemine oturtmak zorundayız.