mustafadagistanli@gmail.com
Geçen hafta İngiliz The Guardian gazetesinden çok değerli bir gazeteci öldü: Georgina Henry.
Georgina Henry 1960 doğumlu. Üniversitede tarih okumuş ve 1984’te de gazeteciliğe başlamış, çeşitli dergilerde medya üzerine yazılar yazıyormuş.

Hatta o sırada The Guardian’ın editörü Peter Preston’la da bir mülakat yapmış. Preston, Henry’nin donanımından, yeteneğinden etkilenmiş ve “Biraz daha tecrübe edin de seni Guardian’a alalım” demiş. Ve 1989’da bu gerçekleşmiş, Guardian’ın Medya bölümünde çalışmaya başlamış.
Temiz sayfalar, büyük fotoğraflar
Ben Henry’yi tanımıyordum. Oysa tam da onun çalışmaya başladığı tarihten itibaren her gün düzenli olarak The Guardian okuyordum.
O sırada Güneş’te çalışıyordum. Avrupa gazeteleri bir gün sonra gelirdi Türkiye’ye. Güneş, Metin Münir’in girişimiyle Anglo-Sakson çizgide bir gazete olmaya çalışıyordu. Görsel olarak The Independent’ı taklit ediyordu. Temiz sayfalar, büyük fotoğraflar…
The Guardian ve The Independent her gün gazeteye geliyordu ve bu gazeteleri didikleyip duruyordum ben de. Haberleri, yorumları okuyor, nasıl yazıldıklarına dikkat kesiliyordum; sayfa tasarımlarına, yazı karakterlerine, fotoğraf kullanımlarına bakıyordum.
Gazete okumanın zevkini onlardan (ve The Economist’ten) öğrendim. Gazeteciliği de. Gazetecilik eğitimi görmemiştim. İyi örnekler görerek öğrendim ne öğrendiysem. Bu gazetelerin muhabirlerini, yazarlarını tanıyor, biliyordum.
Mutfakta calışmış
Ne var ki, Georgina Henry’nin varlığından haberim yoktu; ölene kadar. Çünkü Henry gazetenin mutfağında çalışmıştı hep ve Türkiye’den takip eden birinin onun adını duyması pek zordu.
The Guardian’ın şimdiki editörü Alan Rusbridger yorum sayfalarını yönetirken Henry’ye yardımcılığını teklif etti. Böylece, bu sayfaların yanısıra haftasonu gazetesinin ve o sıralarda hergün çıkan G2 ekinin editörlüğünü de üstlendiler. Rusbridger 1995’te The Guardian’ın başına geçince Henry’ye yine yardımcılığını teklif etti ve 2006’ya kadar bu şekilde çalıştılar.
‘Women in Journalism’in kurucusu
Georgina Henry, Britanya medyasının en kıdemli kadınlarından biriydi ve 1995’te bazı arkadaşlarıyla ‘Women in Journalism’ grubunu kurdu ve sonuna kadar da danışma kurulunda yer aldı.
Henry, hem gazetenin iki editörü Preston ve Rusbridger’ın hem de beraber çalıştığı öbür arkadaşlarının yazdıklarına göre donanımı ve bilgisinin yanısıra yeni işlere ve alanlara atılma ve becerme konusunda da son derece mahir biriydi. Artık dijital çağın hükmü geçiyordu ve Henry, yorum bölümünü (‘Comment is free’) kurup yönetmek için kolları sıvadı.
İnternetin yarattığı imkanların ruhuna ve katıksız demokrasi anlayışına uygun olarak yorum sayfalarını hem sınırlı sayıdaki yazarın ‘sulta’sından kurtarıp yeni bilgi alanlarına ve kalemlere açtı, hem de okurları dahil etti. ‘Comment is free’ içinde alt bölümler oluşturarak, sesi çıkmayanlara kürsüler vererek, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra İslam’ı ve müslümanları şeytanlaştırma ikliminde olduğu gibi panzehirler yaratarak büyük bir zenginlik ve dinamizm yarattı.
2010’da, bu sefer kültür bölümüne yeni bir ruh vermek için kolları sıvadı… 2011’de Dijital bölümün başına geçti.
Sinüs tümörü
Henry, çok sıkı bir kayakçıydı ve hayatta en çok sevdiği şey de kaymaktı. 2011 sonunda bir kayak tatilinde çift görme gibi bir bozukluk başgösterdi. Dönüşünde sağ gözünün arkasında saldırgan bir sinüs tümörü tesbit edildi.
‘Müstesna bir insandı’
Son iki yılını zor bir tedaviyle geçirdi; sağ gözü alınmıştı. Fakat yine de çalışma azminden bir şey kaybetmedi. Kendine acıma duygusu sıfırdı. Çalışma arkadaşlarından biri, “Onu ziyarete gidip de moralli dönmeyen arkadaşı yoktu” diye yazdı. Geride önemli bir yazar olan kocası Ronan Bennett ile Finn (14) ve Molly’yi (12) bıraktı.
The Guardian’ın editörü Alan Rusbridger, onu şöyle tanımladı: “Gazete ofisleri, yöneticilerin sevgiden ziyade saygı kazandıkları, tutunmanın hiç de kolay olmadığı yerler olabilir. George hem saygı duyulan hem sevilen biriydi. Müstesna bir insandı.”
The Guardian, çok sevdiği ve değer verdiği bu gazetecisini biri şimdiki (Rusbridger), biri eski (Preston) editörünün ve başka arkadaşlarının yazılarıyla uğurladı, ama Georgina Henry’nin anlayışına ve yarattığı yorum sayfasına uygun olarak okurlarına da selamlattı: ‘Comment is free sizin için ne anlama geliyor?’
Farklı iki boşluk
Georgina Henry, ölümüyle, yokluğuyla yeri doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.
Gelelim ikinci ‘ölüm’e. Bu ikincisi, varlığıyla büyük bir boşluk yaratanlardan: Fatih Altaylı. Henry yaşarken gazeteciliği canlandırmış biri, Altaylı ise öldürmüş biri.
Ölümün tescili
Altaylı, Başbakan Tayyip Erdoğan’a kul olduğunu gördüğümüz HaberTurk’ün en tepe yöneticisi Fatih Saraç’la telefon konuşmaları sızınca zavallı bir şekilde bir kere daha önümüze geldi ve bu ülkede gazeteciliğin öldüğünü tescillemiş oldu. Bu da geçen haftaydı.
O akşam +1 kanalında Mirgün Cabas’ın telefonda sorduğu sorulara verdiği cevaplarla durumun daha da vahim olduğunu göstermişti. “Bazı yerde olmak bazı yerde olmamaktan daha iyidir” demişti. Evet, The Guardian standartlarında kesinlikle değiliz. Altaylı da Georgina Henry’nin yanından bile geçemez.
Yine de Altaylı, gazetecilik ilkelerini ayakta ve diri tutmak, gazetecilik kalitesini yükseltmek için didinseydi ve biz de bunu görmüş olsaydık bu lafını bir yere kadar hazmedebilir ve destekleyebilirdik.
Kabul edilebilirlik gazetecilik!
Ne var ki, durum bu değil, gazetesine bakınca anlıyoruz. Ama zaten bu cümleyle beraber sarfettiği şu cümleden de anlıyoruz: “Çok vahim duruma düştüğümü zannetmiyorum. Türk medyasının durumu ne kadar vahimse bizim durumumuz da o kadar vahim.”
Ve bir de ‘kabul edilebilir kadar gazetecilik yapmak’ ilkesini yumurtlamasından.
Lağım çukurunda kremalı pasta
Ve Pazartesi akşamı bu kez CNN Türk’te yine aynı şeyi söyledi ve Türk medyasının ne kadar vahim durumda olduğunu vurguladı. “Tüm medya baskı altında” dedi. Fakat lağım çukurunda yediği şeyin kremalı pasta olduğuna bizi inandırmaya çalıştı! Cüneyt Özdemir’in yumuşacık soruları karşısında sertleştikçe sertleşti. Tam bir yavuz hırsız evsahibini bastırır tarzıyla giderek daha fazla bağırıp çağırarak kahraman edasıyla programı bitirdi.
Kutlu olsun
Özdemir de muhtemelen mahcup etmek istemediği için üstüne gitmedi. Meydanı boş bulan, freni de artık tutmayan Altaylı son cümlesinde ilan etti: “Herhalde Türkiye’de 20 tane onurlu gazeteci varsa onlardan biriyim.” Kutlu olsun.
Fakat, yiğidi öldür, hakkını yeme. Altaylı, medyadaki bütün yöneticilerin bu baskıyı gördüğünü, kimsenin direnmediğini söylüyor ki, haklı. Direnenler varsa, tek tük vardır herhalde, ortaya çıkıp neye nasıl direndiklerini söylemeliler bence. Böylelikle şu pisliği, lağım çukurunu temizlemeye başlayabilir, lağımdan çıkmanın ilk adımlarından birini atabiliriz.
İçki masalarında konuşulanlar
Altaylı, herkesin baskı gördüğünü örneklendirmek ve kanıt sunmak için mesela Hürriyet’in yayın yönetmeni Enis Berberoğlu ile ve başka yöneticilerle içki masalarında bunları konuştuklarını söylüyor. 20 gün kadar önce çıkan 5Ne? 1Kim?’de ben de bunu söylüyordum. İçki masalarında konuşulan şeyler sabah unutuluyor, o güzelim ilkeler meze artıklarıyla beraber çöpe gidiyor.
Tamam da, Altaylı yine anlatmıyor bize içki masalarında neler konuşulduğunu. Somut örnekler vermeyip genel laflar ediyor. Demek ki, bunları ifşa etmeye niyeti yok. Bütün gazeteciler gibi durumdan rahatsız olduğunu söylüyor ama bu rahatsızlığı yaratan durumu bertaraf etmeye çalışma niyeti yok demek ki. Türkiye’de gazetecilerin yaşayarak, bazı yerlerde olarak yarattıkları boşluk böylelikle doldurulamıyor işte.
Georgina Henry gazeteciliği yaşatarak, zenginleştirerek, geliştirerek öldü; siz gazeteciliği öldürerek yaşıyorsunuz; sayınız da pek fazla.

