MURAT SEVİNÇ
Bir ay boyunca tüm gazeteler Ramazan sayfası yayınladı. Oysa Diken’de böyle bir çaba olmadığını ‘üzülerek’ fark ettim ve hiç olmazsa bayramda, konusu din olan bir iki satır çıksın istedim!
Okuyacağınız yazı, 30 yıl önce Anayasa’yla zorunlu hale getirilen bir dersin, ‘ne için konulduğu ve ne işe yaradığı’ üzerine.
Adı çok iddialı değil mi? ‘Din kültürü ve ahlak öğretimi.’ Kim öğretecek? Devlet. Hangi devlet peki, Norveç mi? Ne gezer, Türkiye devleti. Neden öğretecek? Çünkü üzerine vazife edinmiş.
Zannediyor ki bu işi üstlenmezse yurttaş ahlaki değerlerden yoksun olacak. Maazallah çalıp çırpacak, hak yiyecek ya da ortalıkta kızlı erkekli dolaşacak…
İşte yurttaş bunları yapmasın diye, ahlak eğitimini üstleniyor necip devlet. Anayasa’yla da hükme bağlıyor, ne olur ne olmaz.
Sıfatı ‘sivil’ olanların hali ortada

Anayasa’yı yapanların derdi neydi? Nasıl kabul edildi? MGK yani ‘beşi bir yerde,’ neyi hedefledi? Ve tabii asıl soru: Sonuç ne oldu?
Anayasa’nın 24. maddesi, ‘din kültürü ve ahlak öğretimi’nin ilk ve orta öğretimde okutulacak zorunlu dersler arasında olduğunu hükme bağlar. Bu maddenin, Anayasa’yı hazırlayan DM (Danışma Meclisi) Anayasa Komisyonu’ndaki haliyle DM’de yapılan tartışmalar sonunda aldığı biçim farklıdır.
Ardından, Anayasa’ya sorgusuz sualsiz son şeklini veren beş general tarafından değiştirilmiş ve bugünkü halini almıştır. Tutanaklara bakarsanız, sıfatı ‘sivil’ olanların halini görürsünüz. Tavsiye ederim, meclis tutanakları son derece değerli tarihsel belgelerdir.
İki temel hedef
Anayasa yapıcının iki temel hedefi vardı: Her yurttaş din eğitimi almak zorunda olmalı ve bu eğitim mutlaka devlet tarafından verilmeli.
DM’deki tartışmalarda din eğitiminden yalnızca İslam’ın kastedildiğini anlıyoruz. Ancak ‘beşi bir yerde‘ yani MGK, hem İslam dinine hem de işin kültür tarafına atıf yapmıştır. Dersin adının özellikle ‘din kültürü’ olmasını istemişlerdir.
Temel dertleri, gençlerin din dersleri aracılığıyla ‘sapık’ ideolojilerden korunmasıydı. Merak eden olursa, özellikle 1 Eylül 1982 tarihli Danışma Meclisi toplantısını (140. Birleşim) okuyabilir.
‘Mucize’ tutanaklar
Tutanaklardan, genel havayı yansıtan bazı (kısa) alıntılar:
“Ahlakın kaynağı genel olarak dindir ve topluma ahlaklı fertler kazandırmak isteniyorsa din eğitimi zorunlu olmalıdır. İslam dinine saygı gösterilmesi, vatandaşın devlete sadakatini güçlendirecektir.” (İ. Doğan Gürbüz)
“Yıllardır yapılan hatalar nedeniyle, Kelime-i Şahadet getiremeyen, ihtiyaç duymayan nesiller yetiştirdik. Türk çocuğuna… soygun, gösteri, anarşi… Lenin, Mao ve Kastro yerine dinini devletin ehliyetiyle öğretmek gerekir.” (Fuat Yılmaz)
“Anayasamızın esprisinde kuvvetli bir devlet getiriliyor. Devlet kuvvetli olursa bu (din) eğitimden hiç çekinmeyelim.” (Nihat Kubilay)
“Anayasamızın amacı, İslam’la Atatürkçülük arasında yaşayan bir sentez kurmaktır. Maalesef bazı aydınlar İslam’a karşı çıkmayı ilericilik zannediyor… Madde, inananların değil, inanmayanların hürriyetini güvence altına alıyor.” (Beşir Hamitoğulları)
“Allah’ını bilmeyen kul nasıl karşı karşıya gelecektir kendisini yaratanla. 11 yaşındaki çocuğu din bilgisiyle yoğuramazsınız. Mutlaka 18 yaşına kadar götürmek zorundasınız. Başka türlü sağlam bir temel atılmaz.” (İbrahim Göktepe)
“Toplumun içine itildiği buhranların temel sebeplerinden bir tanesi çocuklarımızın din bilgisi ve manevi değerler konusunda eğitilmemesidir… Çocuklarımızı materyalist görüşlerin tasallutundan kurtarmak için buna mecburuz.” (Mahmut Nedim Bilgiç)
“Anarşinin temelinde yatan esas inançsızlıktan doğmuştur. İnanç boşluğu içerisinde Mao’ya gidiyorlar, Lenin’e gidiyorlar.” (Doğan Gürbüz)
Başbakan’la darbe anayasasını yapanlar arasında fark yok

Daha ne ‘mucizeler’ vardır tutanaklarda. Görüldüğü üzere, bugün Başbakan’ın söyledikleriyle, o gün darbe anayasasını yapanların ifadeleri arasında bir fark yok. Bu nedenle ‘yeni anayasa’ sohbetlerine ve ‘Darbecileri yargıladık’ zırvasına, sakın aldanmayın.
Anayasa’daki bu ve benzeri düzenlemelerden son derece memnunlar. 1982 Anayasası ve darbe yasaları, pek çok açıdan inanç pazarlamacılarının ve olabildiğince tutucu bir dünya hayal edenlerin özlemlerine yanıt vermiştir ve bugün de veriyor.
AKP kalemşorları, tarihi, yeniden ve beş para etmez kalemleriyle yazmaya çalışıyorlar ama ne yaparlarsa yapsınlar, darbelerden ve hele ki Türkiye solunu yok ederken badem bıyıklıları palazlandıran 12 Eylül darbesinden ekmek çıkaramıyorlar. Çünkü muhteremler, darbecilerle aynı dünyanın insanları, yapacak bir şey yok…
Riyakâr muhafazakârlar tipik bir darbe ürünü

Zorunlu din dersi ve ahlak öğretimi, bir yönüyle başarılı, diğer yönüyle son derece başarısız oldu. Başarılı yönü, bugün tanık olduğumuz dinci siyaset esnafı ve bürokrat tipinin, ayrıca riyakâr bir muhafazakârlığın ortaya çıkışıdır. Kendileri tipik bir darbe ürünüdür.
Büyük başarısızlıksa, asıl hedeflenen (sözümona) konuda yaşandı. Şöyle ki…
Dersin, dile getirilen amacı neydi? Topluma, gençlere din kültürü kazandırmak ve ahlak öğretmek. Hedefin kendisi akıl dışı olduğu gibi, hedefleyen de Türkiye devleti!
Devlet, yurttaşına ahlak öğretemezdi. Nitekim olmadı.
Keşke işin kültür kısmında başarılı olunsaydı. Sıralar üzerinde namaz kıldırılıp Uhud ve Bedir savaşları anlatılacağına, gerçekten din kültürü verilebilseydi. Yurttaş, diğer dinler hakkında fikir sahibi olabilseydi. Kendi dinini hakkıyla öğrenebilseydi.
Ne yazık ki sonuç şu: Bırakın diğer dinleri, kendi dini konusunda dahi cehalete teslim olmuş bir yurttaş topluluğu. 1400 yıllık bir inanç sisteminin özünden, tarihinden, felsefesinden, hukukundan habersiz milyonlarca yurttaşın geldiği nokta, Diyanet fetva hattına yöneltilen acıklı sorulardır: Yumurta katı olursa içine cin girermiş, hangi duayı okumalı?
İnançlılar ve ölmüş bir çocuğun anasını yuhalamak
Peki ahlâk meselesi? Bu konuya değinmek hiç içimden gelmiyor aslında… İ
stisnalar bir yana, memleketin sözümona inançlısı; ölmüş bir çocuğun anasını yuhalamaktan da, her fırsat çıktığında ırkçılık/mezhepçilik yapmaktan da, yasa çiğnemekten de, kendi gibi olmayanlara acı çektirilmesini izlemekten de, adalet yoksunluğundan da rahatsız olmuyor. Aldırmıyor.
Polis askerin evini basıyor, alkışlıyor. Polis polisin evini basıyor, alkışlıyor. Polis gencecik insanları öldürüp sakat bırakırken, alkışlıyor. Cemaat iktidarın silahı/aracı olduğunda, alkışlıyor. Cemaate sövüldüğünde, alkışlıyor. Yazarlar cezaevine girerken, alkışlıyor. Cezaevinden çıkarken, alkışlıyor.
Umurlarında değil
Sayacak çok şey var, fakat hepsi bir yana: Anketlerde çok sayıda yurttaş, yolsuzluk iddialarına inandıklarını ancak umursamadıklarını belirtiyor.
Peki siz bu insanların yanında cüzdanınızı masanın üstüne koyar mısınız? Ya da bir bakkalınız olsa, beş dakika emanet eder misiniz? Ben etmem.
Buna mukabil bu ahlaksızlarla komşuyum, aynı dolmuşa biniyor, aynı lokantada yemek yiyor, aynı kaldırımda yürüyorum. Fırsatını bulduklarında cebimdeki üç kuruşu aşıracak insanlar olduklarını bile bile.
Hazin değil mi?
İnsanın her gününü, ahlaksız ve işine gelmeyen tüm yasaları/ilkeleri çiğneyen fırsatçılarla, arsızlarla dolu bir toplumda yaşadığını düşünerek geçirmesi çok hazin değil mi?
İşte bu gerekçelerle, bırakın laikliğe aykırılığını, bırakın anayasal ilkeleri; zorunlu‘ Din kültürü ve ahlak öğretimi’ dersi toplumun vardığı nokta göz önünde bulundurularak, kaldırılmalıdır.
Dürüst yurttaşa, iyi bayramlar. Diğerlerinin canı cehenneme…