Başbakan’ın “Başkanlık”a heveslenmesi, önce Suriye’nin, ardından Irak’ın çatır çatır bölündüğü günlere denk geldi. Türkiye’nin birleşik Kürdistan’la ittifak halinde bölgeye ağabeylik yapacağı ve Kürdistan petrolünün pazarlanmasından büyük pay alarak belini doğrultacağı gibi güzel hesaplar yapılıyor. Hesap kâğıt üzerinde çok iyimser ama bir yandan parti içindeki milliyetçileri fazlaca üzüp ürkütmemek, diğer taraftan CB seçimine kadar elindeki kozu iyi kullanmak isteyen HDP’yi aldatmış durumuna düşmeden seçimlerden sâlimen çıkmak gerekiyor.
Bu denklemde Erdoğan, “doğrudan muhalif”lerine fazlaca dikkat ve enerji ayırmak lüzumunu hissetmiyor. Havuzcu diye bilinen basın araçları vasıtasıyla kemikleşmiş seçmenine mesaj vermekte sıkıntı çekmiyor; kezâ bürokrasiden gelebilecek tatsız sürprizler de Sayın Gül’ün şipşak imzaladığı bir dizi torba kanunla engellenebiliyor artık. Hesaplayıp öngöremediği tek şey, çözüm sürecini herhangi bir sebeple akamete uğratacak şaşırtıcı bir gelişme olabilir. Meselâ Paris’te üç PKK’lı kadının cinayete kurban gitmesi ve failin yakalanmasına rağmen cinayetin karanlıkta kalması böyleydi.
Bugünlerde Türkiye ile Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin arasını gerecek muhtemel gelişmeler de aynı cümledendir: Mesud Barzani’nin “Kerkük’ü merkezi hükümet koruyamadı, şimdi iş bize düştü; artık bunun hakkında konuşmayacağız” çıkışı Erdoğan açısından can sıkıcı. En başta Kerkük Türkleri de farkındadır ki, çözüm süreci uğruna Irak Türkmen Cephesi’nin hatırı ile Kerkük’teki Peşmerge egemenliği arasında, seçim yapmak zorunda kalırsa Erdoğan’ın kararı kimse için sürpriz olmayacaktır!