Bir yılbaşı öyküsü: Bay Bunuel ile Noel yemeği

ELÇİN POYRAZLAR

elcpoy@gmail.com

@elcinpoyrazlar

Paltomu kapıyı açan kibar uşağa teslim ettiğim an Bay Bunuel’in beni buraya kadar izlemiş olduğunu fark ettim. Davetli olmadığı bir Noel yemeğine gelmek huyu değildir. Hatta mümkünse bu tür davetlerden özenle kaçınır.

Uşak yüzündeki samimiyetsiz gülümsemeyi bırakmadan onun şapka ve atkısını aldı. Paltosu için kollarını hafifçe havaya kaldırmıştı ki Bay Bunuel başını ‘hayır’ anlamında salladı. “Ne olur olmaz” dedi bana esrarengiz bir havada. “Her an kendimizi dışarı atmamız gerekebilir.”

Victoria döneminin başlarında inşa edilmiş geniş merdivenli, yüksek tavanlı evin bize gösterilen koridorunda yavaşça ilerledik. Sağdaki birinci kapı mutfağa açılıyordu. Tezgahın üstünde altın rengine dönmüş kaza, yuvarlak patateslere, kayık tepsinin üstündeki parlak somon fümeye ve yapraklarla süslenmiş Noel pastasına uzun uzun bakmanın ayıp olduğunu düşünerek başımızı çevirip yürüdük.

Bir kaç adım sonra İngilizlerin ‘drawing room’ adını verdikleri, misafirlerin yemek öncesi ya da sonrası ağırlandığı bir salona vardık.

Odada geniş, çiçekli koltuk ve divanlar küçük gruplar halinde düzenlenmişti. Pencerelerin önündeki tombul ışıklı çam ağacının karşısında insan boyuna yakın bir şöminede güçlü bir ateş yanıyordu.

İki takım elbiseli adam, ellerinde içkileri, yüzleri şömineye dönük dikiliyordu. Bay Bunuel arkama saklandı. Burjuvaları hiç sevmez. Odaya adımımı atınca iki adam bize doğru döndü. Birinin burnu, diğerinin çenesi fazlasıyla uzundu. Burunlu adam ikiye katlanarak bana abartılı bir selam verdi. Uzun çeneli ise öne doğru bir hamle yaparak parmak uçlarını uzattı. Soğuk parmak uçlarını sıktım. Uzun burunlu diğerine dönerek benim duyabileceğim şekilde ‘egzotik’ dedi.

Yanımda bir hayalet gibi beliren uşağın tuttuğu tepsideki içki bardaklarından birini aldım ve teşekkür ettim. Bay Bunuel yine ‘hayır’ anlamında başını salladı. İki adam az önceki pozisyonlarına geçip ateşi sessizlik içinde izlemeye koyuldular. Ben de odanın içini. Açık yeşil duvar kağıtları güle benzeyen çiçeklerle kaplıydı. Yüksek pencerelerin bulunduğu cephe hariç duvarlar bütünüyle tablolarla kaplanmıştı. Kimi peyzaj kimisi de yıllar öncesine ait portreler.

Yemek gongu çalınca ateşi izleyen adamlar hızla odadan dışarı çıktı. Ben tam harekete geçecekken Bay Bunuel koluma yapıştı. “Yemeğe kalmayalım” dedi gözleri kapkara. “Bir kere oturduk mu kalkmak mümkün olmayabilir.”

Tasalanmasına gülüp kolundan çektim. İlk defa bir Noel yemeğine davet edilmiştim. Gerçi beni davet edenleri tanımıyordum. Beni nasıl bulduklarını ve neden çağırdıklarını da pek anlamış değildim. Ama bir yabancı olarak bir daveti çevirmek yüksek çevrelerde iyi karşılanmayabilirdi. Yüksek çevreler sonuçta önemliydi bu ülkede.

Bay Bunuel’i kolundan hafifçe çekerek koridorda ilerledik. Uzun bir salona vardık. Üstünde dört şamdanın aydınlattığı, beyaz örtülü uzun masa, altın yaldızlı tabaklarla donatılmıştı. Kabaca yaptığım hesaba göre en az 20 davetli daha gelmeliydi. Ama masanın diğer tarafında dikilen uzun burunlu ve uzun çeneliden başkası yoktu.

Bir kez daha gong çalınca Bay Bunuel yeniden arkama saklandı. Yemek salonunun diğer ucundaki iki kanatlı kapı açıldı. İki kişi belirdi. Oldukça iri bir kadın ve yanında neredeyse cüce denilebilecek bir adam. Kadın parlak uzun elbisesinin eteğini tutarak yürümeye başladı. Adam o kadar kısaydı ki kadının yanında koşar adım yürüyordu. Masanın bize uzak ucuna vardıklarında kadın beni işaret ederek “Siz” dedi. “Lütfen şuraya oturunuz.”

Bay Bunuel koluma yapışmış çekiyor, kafasını hızla sağa sola sallıyordu. Onu silkeleyip kadına doğru yürüdüm. Masanın başında, kadının gösterdiği sandalyeye yaklaştım. Çorba kasesi, altında düz bir tabak, onun altında da daha büyük başka bir tabak vardı. Tabağın sağında iki bıçak bir kaşık, solunda üç çatal, tabağın üstünde, bardakların yanında iki kaşık duruyordu. Farklı boyutlarda dört çeşit içki bardağı sağ elin ulaşabileceği şekilde yerleştirilmişti. Solda kumaş peçetenin halkasında ismimim baş harfleri vardı.

Bay Bunuel arkamda bitmiş kulağıma eğilip “Sakın oturma. Hatırla. Yok Edici Melek” diye fısıldadı. İri ve cüce ev sahibi, uzun burunlu ve uzun çeneli adam dikkatle beni izliyordu. Davete gelip masaya oturmamanın büyük bir kabalık olacağını düşünüp önümdeki sandalyeyi çektim.

Yerime yerleşince, iri kadın cüce kocasının elinden tutup masanın diğer ucuna yürüdü. Tek tek misafirlerine yerlerini gösterdi. İki düzine sandalyeli masanın çevresinde beş kişi geniş aralıklarla serpiştirildik.

Kadın bana bir soru sordu ancak alçak sesle konuştuğu için duymam imkansızdı. “Pardon” dedim. “Duyamadım.”. Kadın tekrarladı. Yine duyamadım.

Yanıt vermemenin kabalık olacağını düşünerek kadına yaklaşmak için yerimden kalkmaya yeltendim. Sandalye hareket bile etmedi. Masayı tutup bacaklarımı kaldırmayı denedim. Olmadı. Yerime yapışmış gibiydim. Diğerleri çabalarımı ince bir alaycılıkla izliyordu.

“Bay Bunuel” dedim başımı geriye döndürerek. “Yardım edin lütfen. Sandalyeden kalkamıyorum.” Ama Bay Bunuel beni bırakıp gitmişti.