HÜLYA AVTAN
Notre Dame de Sion Fransız Lisesi Türkiye’nin öğrencileri tarafından armağan edilen NDS Liseliler Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi ‘Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu’ romanıyla Eric Emmanuel Schmitt oldu.
Schmitt aynı zamanda ‘Yüzlerin Ötesini Gören Adam,’ ‘Bir Aynada Üç Kadın’ ve ‘Şişmanlayamayan Sumocu’ isimli kitapları da bulunuyor.
Türkçe’de de yayınlanan kitaplarında Tanrı, dinler, şiddet ve kutsal arasındaki bağ, yitirilen kimlik, davranışların gizemi gibi konuları ele alan yazarla gençlik ve bir arada yaşamanın günümüzdeki koşulları üzerine konuştuk.

Öncelikle özel bir etkinlik sebebiyle İstanbul’dasınız ve ne hissettiğinizi öğrenmek istiyorum. Daha önce İstanbul’a gelmiş miydiniz?
Sanıyorum beşinci ya da altıncı kez İstanbul’dayım. Bazen sadece mesleki sebeplerle İstanbul’da bulundum, kendimle ilgili piyeslerin oynandığını görmeye geldiğim oldu; bazen de sadece şehri tanımak üzere ziyaret ettim.
O zaman İstanbul hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorabilirim.
İstanbul, bir şehir değil sanki içinde birçok şehir varmış gibi, birçok zamanlar var şehrin içinde. Birçok kültür var. Öyle sanıyorum ki hem mekanda hem zamanda yolculuk yapıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Bu nedenle de İstanbul sevdiğim şehirler arasında yer alıyor. Sanki çok kalın bir kitabın sayfaları arasına girmiş gibi hissediyorum. Bana tutku veren bir kitapmış gibi.
Siz böyle söyleyince kitaplarınızda anlattığınız hikayeleri anımsadım.
Evet, öyle galiba.
Felsefe eğitimi almışsınız. Kitaplarınızda da Uzakdoğu ve Doğu kültürünün etkilerini çokça hissediyoruz. Bu merakın sebebini öğrenebilir miyim?
Sahra Çölü’nde geçirdiğim bir geceden geliyor aslında bu merak. Sahra Çölü’ne ateist olarak girdim ve oradan da inançlı bir insan olarak geri çıktım. Çünkü Sahra Çölü’nde kayboldum ve neredeyse 32 saat hiçbir şey yiyemeden çöle öylece kaldım. Ölmek için üç günüm var diye düşündüm, suyum yoktu çünkü. Ve yıldızların altında bir gece geçirdim, hayatımın en güzel gecesiydi. Hakikaten mistik bir gece geçirdim.

Sonunda beni buldular ve dolayısıyla kurtuldum ama bu olay bende her şey değiştirdi. Sonrasında da bütün mistik şairleri okumaya başladım. Hem Hristiyanlığın hem Museviliğin hem de İslam’ın bütün mistik şairlerini, aynı zamanda Asyalı şairleri okudum. Farklı kültürlere ve farklı dönemlere ait toplumlardan kız kardeşler, erkek kardeşler keşfettim. Böylelikle Orta Doğu kültürüne de giriş yapmış oldum.
Muhteşem bir hikaye bu. Kaç yaşındaydınız bu olduğunda?
28 yaşındaydım.
‘İnsan hem en iyisini hem de en kötüsünü yapmaya muktedir’
Batı ile Doğu’nun hakikat kavramını ve insan doğasını ele alış biçimi çok farklı. Klasik batılı metinlerde genelde insanın özünde kötü olduğu üzerinden bir ‘sözleşme’ toplumu kurgulanıyor, medeniyet de bu sözleşmecilik üzerinden inşa ediliyor. Doğu ise bambaşka bir şey söylüyor ve öze dönüş arayışını çokça görüyoruz. Bu ayrım hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Ben her ikisi arasında bulunduğumu düşünüyorum. Bence insan hem en iyisini hem de en kötüsünü yapmaya muktedir. O nedene manevi ilham benim için gerçekten çok önemli bir şey. Bu tinsel ilham bizi her zaman iyi yapmaya teşvik ediyor. O nedenle de maneviyata tinselliğe çok büyük bir saygım var. Bu aslında Fransa’da çok alışılagelmiş bir duruş değil. Her şeyde entelektüel ve düşünsel bir yan bulmaya çalışıyoruz bu yüzden de her entelektüel sanki bir ateistmiş gibi. Benim tamamen farklı bir duruşum var. Gittikçe daha da çokkültürlü toplumlara gidiyoruz aslında.
Bu kadar farklı kültür içinde birbirimizle yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Birlikte yaşayabilmenin çözüm yolu hepimizin Müslüman ya da Hristiyan olması değil, dinleri öğrenmek. Diğerlerinin maneviyatına olan merakın bu yüzden de önemli olduğunu düşünüyorum. Ben kendi metinlerim üzerinden bir şekilde bu tanışıklığı yaratmaya çalışıyorum. Mesela ‘Monsieur Ibrahim Et Les Fleurs Du Coran’ (‘Bay İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri’) kitabını yazdığım zaman Musevi bir çocuğun Müslüman bir bakkalla olan dostluğunu dile getirdim. Bunun yerine tolerans üzerine bir deneme yazmış olsaydım, ancak 500 kişi okurdu. Hikayelerimi şahsiyetleriyle birlikte tasarladığım ve etten kemikten kahramanlar yarattığım için milyonlarca okuyucum oldu. Basite indirgenmiş fikirlerle mücadele etmek için edebiyat gerçekten iyi bir araç.
‘İyilik mücadelesi hiçbir zaman kazanılamayacak bir mücadele’
Peki dünyanın şu anki gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yandan çokkültürlüleşirken, diğer yandan da muhafazakarlaşmaya gidiyoruz. Sizce umut var mı?
Öyle sanıyorum ki insanlık pek ilerlemiyor. Teknoloji ilerliyor, bilim ilerliyor ama insan ilerlemiyor. Dolayısıyla iyilik için yapılacak olan mücadele hiçbir zaman kazanılamayacak bir mücadele. Ama yine de mücadele etmek gerekiyor. Çünkü mücadelenin güzelliği zafer değil, önemli olan uğruna mücadele ettiğimiz şeyin sebebi. Ben hiçbir zaman zafer kazanmayacağımı biliyorum, ama yine de iyi niyetlilik ve tolerans için hayatım boyunca mücadele etmeye devam edeceğim. Hiçbir zaman bu savaştan zaferle çıkmayacağımı kabul ettiğimden beri daha fazla enerjim var. Çünkü biliyorum ki bu durmayacak bir şey. Bahsettiğim, yaşam boyunca benimsenecek bir davranış şekli.
Bazen bir dava için mücadele eden insanlar var, sonra bakıyorlar ki kazanmıyorlar ve her şeyi bir kenara bırakıyorlar. Ben ise zaten hiçbir zaman kazanmayacağımı biliyorum. Ama yine de başkasına olan merak ve tolerans için mücadeleye devam edeceğim. ‘Monsieur Ibrahim Et Les Fleurs Du Coran’ (‘Bay İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri’) kitabını 20 yıl önce yazmıştım. O zamanlar Fransa’da, Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde bu kitap Türkiye’ye ve Sufizm’e açılan bir kapı haline geldi. 20 yıl önce Fransızlar ve Almanlar Kuran’dan ve İslam’dan haberdar değillerdi, bugün ise korkuyorlar. Bazen de global olarak bu dine yönelen bir nefret olabiliyor. Metin belki değişmedi ama bağlam değişti. Bense lise tiyatrolarında oynanan bu metinlerim aracılığı ile daha militan bir hale geldim.
Az önce bahsettiğiniz şey aslında kitaplarınızı okurken hissettiğim şey: Kitabın sonunda ne olduğundan ya da karakterin neyi başarıp başaramadığından ziyade yolculuğunun bıraktığı hisle kalıyoruz.
Tamamen öyle, yol aslında önemli olan. Gelinen nokta değil, yolculuğu nasıl yaptığımız meselesi.
‘Gençler daha özlü bir şeye aç’
‘Bayan Ming’in Hiç Olmayan 10 Çocuğu’ kitabı ile lise öğrencileri tarafından ödüle layık görüldünüz. Genç okurlar tarafından böyle bir ödüle layık görülmüş olmak size nasıl hissettiriyor?
Genç okuyucularımı yaşlı okuyucularımdan her zaman daha çok seviyorum. Gördüğünüz gibi iyi niyetli ve tolerans sahibi olmak isteyen birisi için pek de iyi bir söyleyiş tarzı değil (gülüyor). Gençler ve benim aynı şeyler için titreşim hissettiğini bilmek bana büyük mutluluk veriyor.

Biliyorum ki gençler için önemli olan okumadan alınan haz. Ben de tabii hikayeler anlatmaktan zevk alıyorum. Gençlerde ayrıca bir zeka boyutu var. Kitabın anlamı olmasını istiyorlar. Öyle okuyucular var ki onlar için önemli olan kitabın anlamı değil iyi yazılmış olması. Gençler daha özlü bir şeye aç. Dolayısıyla açlık hisseden okuyuculardan bahsediyoruz ben de bu açlıkla yazıyorum.
Bayan Ming hakikatin acımasızlığı yerine hayalleri koyuyor. Hakikat hep acımasız mı?
Ben gerçekliği hayalle zenginleştirmeden yaşayamıyorum. Aslında hayal gerçekten bir kaçış değil, ona başka katmanlar eklemek. Bu aslında gerçekliğin zenginleşmesi. Mesela kaçmak için kitaplar okunduğunu söylüyorlar. Oysa insan, kendi gerçekliğini zenginleştirmek için kitap okur. Tabi ki Bayan Ming’in çocukları yok. Ama zihninde varlar, çünkü vermek istediği çok sevgi var ve bu sevgiyi kendi hayal gücünde veriyor. Yaşamı hayal gücü sayesinde çok daha ilginç hale geliyor. Aslında bir otelde tuvalet temizleyen bir kadın. Bunun için okuyor ve yazıyorum. Dünya daha zengin olabilsin diye.
‘Herkes benzer soruları paylaştığının farkında olsa birlikte yaşayabilirdik’
Kitaptaki çocukların her birinin farklı hikayeleri var ve bunları kendini ziyarete gelen bir adama anlatıyor. Bu hikâye anlatıcılığı bende bir alegori çağrışımı yapıyor. Bu hikâyeyi yazarken siz ne düşünmüştünüz?
Evet öyle. Hikâyenin çıkış noktası Çin’de on yıllar boyunca empoze edilen tek çocuk yapma kuralı. Bu kanunun zalimliği beni her zaman çok korkuttu. Nasıl bir metafor var derseniz, “Hayalimizle yaşamlarımızı nasıl güzelleştirebiliriz” diyebilirim. Bayan Ming, bir Batılıyı kendi hikayeleri ile büyülüyor.Bir tür Şehrazad’ı dinleyen Sultan hikayesi aslında bu. Bir yaşam ve ölüm hikayesi.

Kitapta “Gerçek, her zaman şüpheden pişmanlık duymama neden olmuştur” diyorsunuz. Doğrudan bu cümlede ne demek istediğinizi sormak istiyorum.
Sorunuz çok önemli. Kesin olan şeylerden bütün kitaplarımda korkuyorum. İdeolojilerden, her şeyi basite indirgeyen düşüncelerden nefret ediyorum. Eğer ben filozofsam şüpheyi ve karmaşıklığı seviyorum. Biliyorum diyen insanlardan nefret ediyorum. Sürekli sorgulayan bir davranışın dinamizmini seviyorum. Benim için felsefe sorular sorma sanatı. Cevabını bilmediğimiz soruları sorma yeteneği diyelim.
Öyle sanıyorum ki aramızda ortak olan şey sorular. Sürekli soruları olan kız kardeşler ve erkek kardeşleriz. Ama cevaplarımız farklı. Bu cevaplar bizi birbirimizden ayırt edip, farklılaştırıyor. Bazen de bizleri karşı karşıya getiriyor. Onun için topluluklar, milletler inşa ediyorlar. Dolayısıyla savaş başlıyor. Ben onun için şüphe ve soruyu seviyorum. Birbirini anlama ve barış aslında sorularda. Herkes benzer soruları paylaştığının farkında olsaydı birlikte yaşayabilirdik. Benim için hümanizm ve barış soruların paylaşılması. Ama trajik olan insanlar soruları paylaşmayı değil, cevapları paylaşmayı seviyor.