
ECE KARAAĞAÇ
ece.karaagac89@gmail.com
@ecekaraagac_
Ölülerin dolup taştığı topraklara ölüsünü gömmeye çalışan genç bir adam: Wilfrid. Wajdi Mouawad’ın toprağından sürülmüş, vatansızlaştırılmış ve köklerinden koparılmış bir nesli Wilfrid’de ete kemiğe büründürdüğü oyunu Kıyı şimdilerde Moda Sahnesi’nde çıkıyor karşımıza ve izleyicisini herkese eşit davranan bir denizin kıyısına çağırıyor adeta.
‘Hamlet,’ ‘Onbaşı Asalak’ ve ‘Lysander’in ardından karşımıza bu kez Wilfrid olarak çıkan Onur Ünsal’la yalnızca yeni oyunları ‘Kıyı’yı değil, köksüzlüğü ve kimliksizliği de konuştuk.
Bu sohbete metinden yola çıkarak başlamak istiyorum. Moda Sahnesi’nin yolculuğu Shakespeare ile başladı. Bazı başka İngiliz ve Alman yazarların oyunlarını da izledik sonrasında burada. Şimdi ise Fransızca yazılmış metinler görmeye başladık. Koffi Kwahule’dan sonra Wajdi Mouawad ile yolunuz nasıl kesişti?
Bu bir ilişki ağı aslında. Bizim bazı oyunlarımızda da oynayan Ezgi Coşkun Fransa’da okuduğu için iyi bir Fransızcası var. Ayberk onun okul arkadaşı ve profesyonel bir çevirmen. Ezgi de hem bizimle oynuyor hem de çevirmenlik yapıyor. Fransızca metinleri çoğunlukla bu iki kişi çevirip bize getiriyor. Mesela Koffi Kwahule’ün metinlerini Ezgi geçmişte Kemal Aydoğan’a vermiş. Ayberk de bizim birkaç oyunumuzu izledi ve bizimle tanıştıktan sonra bu oyunu getirdi. Bunlar basılan metinler olmadığı için çevirmenler de çevirdikleri metne ne olacağını kestiremiyor.

Bu metinleri çevirmek büyük bir emek, çok fazla referans var. Ayberk bizi bu oyunu sahneleyebilecek bir tiyatro olarak görmüş olacak ki bize gönderdi bu metni. Biz de okuyunca inanılmaz beğendik. Sonrasında Ayberk’in çeviriyi tamamladı, o sırada Wajdi Mouawad İstanbul’a geldi Yalnız adlı oyunuyla, onu seyrettik, sonra konuştuk, oyuncuları bulduk derken süreç o şekilde devam etti.
Wajdi Mouawad sekiz yaşında ülkesinden göçe zorlanmış bir yazar. Oyunlarında da göç, göçmenlik, kayıp, yas gibi kavramlara sıklıkla rastlıyoruz. Bu oyunda da vatanın kaybı babanın kaybıyla sembolize ediliyor.
Birçok yerde öyle oluyor aslında. Birçok zaman babanın kaybı babayı özdeşleştirdiğimiz şeylerle -ki bu devlet olabilir, bir reis olabilir, bir tiran ya da tanrı olabilir- metaforlaşıyor.
Bir yandan da Wilfrid ne babasıyla ne de vatanıyla sıkı bağları olan bir karakter değil. Babasına duyduğu bu ilgi ve babasını kendi vatanına gömme fikri nasıl bir anda ortaya çıkabiliyor, nasıl bir anda benimseyebiliyor bu fikri?
Valla açıkçası o hızlı benimsemiyor, biz hızlı oynuyoruz. Mouawad’ın bir metni daha var, ‘Yangınlar’. Sinema filmi de çekildi. O metinde de anne vefat ediyor, çocuklara babalarını bulmalarını vasiyet ediyor ve çok hızlı bir şekilde aslında bunu hiç istemeyen karakterler bir yola düşüyor. Bunu, aslında günler geceler geçtiği hissini sinemada daha rahat verebiliyorsunuz. Tiyatroda biraz hızlı ilerliyor konu. Hızlı ilerliyor demeni anlayabiliyorum ama aslında Wilfrid de daha en başından kök bir maceraya atılacağı belli olan, travmatik bir durumda başlıyor hikayeye.

Oyun Wilfrid’in köksüzlük, babasızlık, belki memleketsizlik içinde sahte zevklerle kendini idare ettiği travmatik bir durumda başlıyor. Dolayısıyla bu karar hemen mi alınmıştır, çoksa Wilfrid’in yaşı kadar birikmiş bir karar mı, bilemiyorum. Ama hepimizin çok iyi tanıyabileceğimiz ve anlayabileceğimiz bir karar.
Oyunda bir yandan başka baba-oğul ilişkilerine de yer veriliyor Oeidipus, Hamlet ve Prens Mişkin üzerinden. Bu göndermeleri de Amé, Sabbé ve Massi üzerinde çok net görebiliyoruz. Ama Wilfrid onlar kadar net bir karakter değil. Wilfrid’in herhangi bir referans noktası yok gibi oyunda. Bu da ortaya bulanık bir karakter çıkarıyor gibi.
İyi eserlerde bir karakter yalnızca bir karaktere ait olmuyor. Wilfrid’e baktığımız zaman çok modern kök sıkıntısından bahsediyor. Bir jenerasyondan da bahsediyor olabilir. Ortadoğu’dan bu yana göçmüş herkesten bahsediyor olabilir. Kendi ülkesinde babasızlığın sıkıntısını çeken herkesten bahsediyor olabilir. Annesiz bir dünyada olmanın metaforik sıkıntısından bahsediyor olabilir.
Wilfrid oyunun ikinci perdesinde babasına “Çok içten söylüyorum, keşke ben de (savaşı) yaşasaydım, acayip imreniyorum onlara! En azından anlamlı bir hikayeleri var anlatacak. Bende ne var, sıfır!” diyor. Anlatacak bir hikayesi yok. Kimliği de bu kopukluk üzerine inşa ediliyor. Çünkü onun kimliği Wajdi Mouawad’ın tarif ettiği bir jenerasyonun kimliği.
Peki Wajdi Mouawad da o jenerasyonun bir üyesi mi?
Bilmem. Kendini orada görüyor ki bunu yazmış. 29 yaşında yazmış bu oyunu. Yaş olarak da çok keskin bir yaş. Bütün eserlerinden kendinden bahsettiğini anlayabiliyoruz aslında.
Oyunda ayrıca sürekli sırtta taşınan bir baba ve anlatılan diğer baba-oğul hikayeleriyle süren bir baba izleği de var. Bu izlek hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yine metaforik bir hikaye. Biz bu konularda çok konuştuk, bir sürü kitap okuduk. Biz Kemal Aydoğan’la bu metni bir yıla yakın süredir biliyor ve konuşuyoruz. Baba sıkıntısı Kemal Abi’nin çok sık değindiği konulardan biri. Baba ve babanın çağrıştırdığı tiran, erk, faşizm gibi birçok şey bu tiyatroda çok fazla konu edildi.
Bunu şöyle özetleyebilirim. ‘Ayrılış’ adında bir İran filmi var. Açılış sahnesinde modern bir adam ve kadın var. Kadın kameraya bakaran “Hakim bey, ben bu ülkeden gitmek istiyorum,” diyor. Adamsa “Ama babam burada,” diyor. Kadın adamın babasının hasta olduğunu, oğlunu hatırlamadığını, ayrıca o ülkede artık yaşayamadıklarını, boğulduklarını söylüyor. Adamsa diretiyor. Kadın “O seni hatırlamıyor bile,” diyor, adamsa “Ne yapayım? Babam o benim,” diyor. Bu konuşmayı şöyle okuyabiliriz: Kadın adama “İran seni hatırlamıyor,” diyor. Ama sonuçta baba. Sonuçta kökü o. Film bu tartışmaya bir cevap vermiyor tabii. Hiç kimse haksız değil burada.

Kök dediğin, baba dediğin yaralayıcı bir konu olabilir. Özellikle de Wilfrid gibi annesiz bir dünyaya geldiysen. Neyin yokluğunda doğuyor bu çocuk? Bir jenerasyonun neyin yokluğunda doğduğunu düşünüyor Wajdi Mouawad? Bize bir sürü yaşamsal şeyi çağırıştıran anne ne demek? Annenin olmaması, etrafta denizin, suyun olmaması… Hepsi bir toprakta, bir karada; üzerinde mülkiyet hakkı kurabildiğin, uğruna savaşlar çıkarabildiğin, tiranlık yapabildiğin bir toprak parçası üzerinde bu insanlar. Ve denize varıyorlar. Bunun üzerine çok konuştuk ve kafamıza çok yattığı için bu oyunu oynamayı seçtik zaten.
Sınırları pek belli olmayan bir karakter Wilfrid. Bu role çalışmak zorladı mı sizi?
Açık konuşmam gerekirse çok zorlandığım bir rol olmadı. Wilfrid tanımadığımız bir rol değil. Onu tanımak için fazla uzaklaşmam gerekmedi. En basit haliyle; burada, Kadıköy’de bile binlerce örneğini görebileceğimiz bir düşüncenin adamı Wilfrid. Dolayısıyla Kemal Abi’ye ne yapmam gerektiğini sorduğumda pek bir şey yapmam gerekmediğini söyledi. Önceki oyunlarda böyle olmamıştı, onlarda zorlanmıştık. Ama Wilfrid temsiliyet olarak bizim tanıdığımız bir yerde durduğundan ekstra bir şey yapmadık onun için. Wilfrid’in babasını onu ülkesine gömmeye karar vermesinden sonraki durum biraz tuhaf.
Çünkü orada karşılaştığı şeylerin kimi üzerinde taşıyabiliyor, kimini ise taşıyamıyor. Anlatacak bir hikayeleri olduğu için kıskanıyor onları, kendisinde bir hikaye yok çünkü. Böylece pek çok yere çarpıyor. Önemli olan bu temsiliyetin o yerlere çarpan halini görmekti. Esas olarak buralara yöneldik, bizi de buraları zorladı. En çok buraları tartıştık. Ama çok açıkça söyleyeyim; Wilfrid çok kolay tanıdığımız bir temsiliyet, benim de en zorlandığım rol olmadı.
Bir yandan da oldukça uzun bir oyun. 150 dakika sürüyor. Üstelik temposu da hiç düşmüyor, bu bedensel olarak epey zorlayıcı olsa gerek. Bedensel bir hazırlık yaptınız mı bu oyun için?
Evet, fiziksel olarak zorlayıcı. Yeşim Coşkun, kondüsyonerimiz, onunla çalıştık. Biraz yorucuydu. Bir Filistin halk dansı var, Dabke. Epey zor bir halay. Youtube’da onu bulduk. Önce kondüsyon çalışması, ardından o dansı yapmaya çalıştık. Gerçekten yorgunluktan ağlayanlar oldu içimizde. Şu an isim vermek istemiyorum ama bu röportajı okuduğunda kendisini hatırlayacaktır. Epey yorulduk. Bizde her oyunda oluyor bu, bizim bütün oyunlarımız yorucu. Ama bu oyunda güzel bir rol paylaşımı var, herkesin dinlenebildiği küçük aralıklar var.
Son olarak, ‘Kıyı’ ‘Vaatlerin Kanı Dörtlemesi’nin ilk oyunu. Bu dörtlemenin takip eden oyunlarını da Moda Sahnesi’nde görebilecek miyiz?
Çok istiyoruz, öyle umuyoruz. Biz Wajdi Mouawad’ı çok sevdik. Wajdi bizim ülkemize çok yakıştı. Koffi Kwahule de çok yakışmıştı. Burada yaşayanlara dışarıdan çözüm önerileri sunan metinler bunlar.