Hiçbir şeyin normal olmadığı, iktidarın iktidarda kalmaya ancak süreklileşmiş düşmanlık üzerinden devam edebildiği bir ülkede, insanlara bakışımızı belirleyenin bu normal olmayan duruma, bu örgütlü kötülüğe, bu büyük yalana ne dedikleri olması kadar doğal bir şey olabilir mi? Eğer “iyilik” ve “kötülük”ten söz ediyorsak, “iyi” ya da “kötü” olmamızı belirleyen, örgütlü kötülük karşısında aldığımız tavır, örgütlü kötülükle kurduğumuz ilişki değil midir?
En güzel çocuklarımızı öldürüp en güzel maceramızı gaz ve copla tarumar ettikten sonra Taksim Meydanı’na iftar sofrası kuranların davetine icabet eden, bir de üzerine “huzurun fotoğrafı”nı çekip sanatını örgütlü kötülüğün emrine sunanlara değil de, Berkin’e, Ethem’e, Ali İsmail’e, atanamadığı için intihar eden öğretmenlere, cezaevindeki işçilere, Suud hanedanının karanlık ilişkilerinin bir parçası olan Kaşıkçı’ya değil de Yemen’de öldürülen çocuklara üzülmeyi, onların yasını tutmayı ve öfkeli olmayı tercih ederim ben ve bu beni ve bu bizi “kötü” yapmaz. Asıl “kötülük” normal zamanlarda yaşıyormuş gibi yapıp, örgütlü kötülüğün saltanatına katkı koymaktır. Kıymeti kendinden menkul ve apolitik bir “iyiliğin” bizi götürebileceği bir yer ise yoktur, “iyi” olmak her şeyden önce “kötülük”le mücadele etmeyi gerektirir çünkü.