Bu, Cumhuriyet’in, darbe girişiminin en hızlı saatlerinde, “Ya darbeciler kazandıysa ya da kazanırsa” sorusunu sorma yüreksizliğine asla düşmeden verdiği bir demokrasi sınavı idi.
Cumhuriyet darbe girişiminin bastırılışının hemen ardından, darbecilerin kesinlikle ve en ağır ölçülerde cezalandırılmasını savunmaktan, ancak darbe girişimini “Allahın bir lütfu” sayıp darbeden haberi de olmayan, ucundan kıyısından bile bulaşmamış, asla desteklememiş siyasal rakipleri ve muhalifleri tasfiye niyet ve kararlılığı ayan beyan olunca “Cadı avına hayır” diyen bir demokrasi savunusunda da asla geri kalmadı, geri adım atmadı.
Anlaşıldı ki darbeye karşı çıkma kararlılığı kadar hukuku, hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini yani en kestirme terimiyle “demokrasi”yi ısrarla, inatla savunmak suç sayılacakmış.
Çok değil sadece birkaç ay sonra Cumhuriyet yöneticilerinin, yazarlarının evleri sabahın köründe basıldı ve hepsi de polis nezarethanesine kondu. Ardından 12 arkadaşımızın en kısası 10 ay, en uzunu 19 ay süren Silivri zindanı günleri başladı.
15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yılında Cumhuriyet’in öyküsünün özeti bundan ibaret.
“Sen o gece ve sonrasında ne yaptın baba, dede” diye soracak çocuklarımıza, torunlarımıza göğsümüzü gere gere anlatacağımız onurlu bir öykü bu…