Messi: Bizimkisi bir aşk hikâyesi

 

deniz arslanDENİZ ARSLAN

adeniza@gmail.com

Benim için, bildiğimiz anlamda futbolun bitişini simgeleyen olay Brezilyalı Ronaldo’nun 1998 Dünya Kupası finalinde sahaya çıkmak zorunda kalmasıydı.

Fransa’nın 3-0 kazandığı, Ronaldo’nun ise hayalet gibi gezdiği o final maçından önce ne olduğunu hâlâ tam bilmiyoruz. Kimileri sponsor baskısına yoruyor Ronaldo’nun kadroda oluşunu, kimileri kendisinin istemesine, kimileri yanlış teşhise ya da başka gerekçelere.

Ama bu olayın bir anlamı varsa, o da zaten o ana kadar gözümüzün önünde cereyan etmekte olan bir sürecin taçlandığı an olması; yani performans baskısının ve ‘Show must go on’ düsturunun amatör ruha ve ‘zevk için oynanan oyun’a galebe çalmasının.

Muz, portakal ve ananas

1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’na Avrupa’dan katılan dört takımdan üçünün (Fransa, Belçika ve Romanya) kafileleri kıtalararası yolculuklarını aynı gemide yapıyorlardı.

SS Conte Verde adlı transatlantik, 22 Haziran’da Barselona Limanı’ndan kalktığında yalnızca bu üç kafileyi değil, bizzat kupanın yaratıcısı Jules Rimet’yi, 4 kg. çeken kupanın kendisini ve final maçını yönetecek Belçikalı hakem John Langenus’u da taşıyordu. Conte Verde, Rio’da durup Brezilya milli takım kafilesini de aldıktan sonra Uruguay’ın başkenti Montevideo’nun yolunu tutmuş, Santos’da verilen molada ise futbolcular karaya ayak basıp muz, portakal ve ananas satın almıştı.

Zevk almasak bile almışız gibi yapmak

Fotoğraflar: Reuters
Fotoğraflar: Reuters

 

84 yıl sonra muz, portakal ve ananas diyarı Brezilya’da, tarihin en pahalı Dünya Kupası düzenleniyor.

Kafileler özel uçaklarla seyahat ediyor, gelir eşitsizliği ve yoksulluğun kol gezdiği Brezilya’da hükümet birçoğu kupadan sonra çürümeye bırakılacak stadyumlar için 2 milyar dolar para harcıyor. Dünyanın en örgütlü mafyatik organizasyonlarından biri olan FIFA en güzel koltukları sponsorlarına ayırıyor ve dünyanın dört bir yanında televizyon karşısında ağzını açan bizlere de bu dört başı mamur seyirliği takip edip zevk almasak bile almışız gibi yapmak kalıyor.

Zamanımızın bir kahramanı

Futbolun endüstriyelleşip ruhunu kaybetmesiyle ilgili muhtemelen 50 bin tane yazı okudunuz, zaten derdim bu değil.

Derdim, performans baskısıyla her geçen gün daha çok gerilen, senede 60-70 maç gibi insanüstü rakamlara çıkmak zorunda kalan, altta kalanın canı çıkar düsturuyla yetiştiği altyapı okullarında korkunç bir kapitalist mentalitenin esiri olan ve oyunun yükselen fiziksel temposuna ayak uydurmak için birer damızlık boğaya dönen günümüz futbolcuları arasında bir tanesine işaret etmek: Messi’ye.

messi1

Lionel Messi de hem tevellüdü, hem futbol kariyerinin gelişimi itibarıyla bu yeni futbol çağının bir çocuğu. Ailenin hormon tedavisine parası yetmediği için tası tarağı toplayıp Barselona’ya taşınmasından, ödül töreninde giydiği çirkin kırmızı takım elbiseye kadar, onun hayatında da bu ‘endüstriyel futbol’ dediğimiz fenomenin yüzlerce izini bulabilirsiniz.

Sonra Messi, başka açılardan da, belki de fazla romantize ettiğimiz o eski zamanların büyük futbolcularıyla kıyaslanacak bir adam değil. Hele de Maradona’yla…

Bir kere Messi beyaz, Maradona değil. Messi, Arjantin’de hiç profesyonel futbol oynamamış, o curcunanın, uğruna ciğerler deşilen rekabetin içinde yer almamış. Maradona ise o ortamın bağrında yeşermiş.

“Her kıvrak çalım işlenmemiş bir suçtur”

Radikal 2 yazarı gibi Adorno alıntısıyla gidelim: “Her sanat eseri işlenmemiş bir suçtur.”

Bu lafta ‘sanat eseri’ yerine ‘kıvrak çalım’ koyarsan (ki o da bir sanat eseridir) karşına Maradona çıkıyor, taammüden cinayet. Johan Cruyff çıkıyor, sanat eseri soygunculuğu. Pele çıkıyor mesela, deniz kumuyla apartman diken laz müteahhit. Beckenbauer çıkıyor, onun işlenmemiş suçunu tahmin edersiniz zaten. Ama Messi çıkmıyor.

Arızadan yoksun bir adam Messi. Star façası yok. Eser miktarda çirkeflik lazım gelir kimi zaman, bunda ondan da yok. Rosariolu orta sınıf bir ailenin, hormon eksikliği nedeniyle hasta büyümüş, 13 yaşından sonra Avrupa’ya göçmüş, yetenekli, temiz yüzlü, kimsenin tavuğuna kışt demeyen çocuğu.

Skandalometreye vuruyorsunuz çocuğu, koca bir sıfır veriyor alet. Kıyaslandığı adam Maradona’nın ise, ilk Dünya Kupası’nda kırmızı kartı, son Dünya Kupası’nda aslan gibi dopingi var. Yani Messi’nin o lige girmesi çok çok zor.

Zevk aldığı için

tag-reuters-8

Ama şimdi bütün bunları unutun. Messi’nin hikâyesini, tipini, THY reklamındaki ablak sırıtışını, endüstriyel futbolu, üzerindeki formayı, hatta adını bile; hepsini unutun. Mahalle maçı izliyormuş gibi. Yaz tatilinde komşunun Tokat’taki dayıoğlu gelmiş sizin şehre, ilk kez seyredeceksiniz mesela.

Çocuk şiir gibi top oynamıyor mu Allah aşkına? Nasıl belinden su alıyor o savunmacıların, nasıl kıldırıyor vakitsiz ikindiyi, topu ayağına yapıştırıp nasıl sakız çiğner gibi, su içer gibi, reçel yer gibi çalım atıyor, nasıl gönderiyor kör noktaya o frikikleri hiç kabarmadan, hiç mağrur olmadan ve nasıl zarif ve umarsız görünüyor bunları yaparken; zevk alıyor bu çocuk yaptığı işten.

Lionel Messi’yi seviniz!

messi

 

Sen ben görüp de alkış tutayım diye değil, daha çok para kazanmak için değil, kazanma hırsından hiç değil; ‘Tokat’tan gelen bu çocuk’ zevk aldığı için yapıyor bütün bunları.

Bu çocuk, yani Lionel Messi, her şeye rağmen, o eski güzel zamanlardan bize kalan bir yadigâr. Futbolun tamamıyla bir zevk ve temaşa meselesi olduğu zamanlardan, çalımın pasa yenilmediği, çıkabilirim umuduyla zebellah gibi dört savunmacının arasına fütursuzca girmenin mübah olduğu, gollerin jeneriklere ve reklam filmlerine değil, akşama kadar Altınordu maçı anlatan beyamcaların hafızalarına girsin diye atıldığı zamanlardan bir yadigâr. Ve belki de sonuncusu.

Dolayısıyla, sevgili arkadaşlar, Lionel Messi’yi seviniz!