Türkiye, ABD’nin kurduğu yeni dünya düzeninin bir parçası olmak için IMF’ye, Dünya Bankası’na ve NATO’ya bu tarihin hemen sonrasında başvurdu. Bu başvurular yapılırken din derslerinin yeniden müfredata konulması, imam-hatiplerin ve Kuran kurslarının yeniden açılması, Köy Enstitüleri’nin kapatılması, aydınlanmacı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ve Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un görevden alınması, sanayileşme ve planlama esasına dayalı bir ekonomiden vazgeçilmesi ve devletçiliğin “öncelik özel sektördür” şeklinde güncellenmesi ise bir tesadüf değildi.
Çünkü Türkiye emperyalizme entegre oldukça gericiliğe yol verildi, sermaye gücü eline geçirdikçe Cumhuriyet aydınlanmacı niteliğini yitirmeye başladı, kapılar dinselleşmeye açıldı, devletle Türk sağı uzlaştı. Komünizmle mücadele, “kininin ve dininin sahibi” mukaddesatçı-milliyetçi, yani esas olarak sağcı nesiller gerektiriyordu. Özellikle Menderes iktidarıyla birlikte bir yandan ülke ABD’nin yarı-sömürgesi haline getirilirken bir yandan da adım adım tarikatlar, cemaatler palazlandırıldı.