MURAT SEVİNÇ
Gazetede (Radikal II) yazdığım ilk yazı, 2007’nin Ocak ayında ‘367’ tartışmasına ilişkindi. Yazının başlığı, ‘Hüzün veren anayasa tartışması’ idi.
Nitekim bu yazıdan bir kaç ay sonra AYM, yalnızca hüzün değil, aynı zamanda mahcubiyet ve hayret verici bir karar aldı. Bana kalırsa AYM, iyi kötü koruduğu prestijini o gün büyük ölçüde kaybetmişti. Kalanını da sonraki yıllarda zedeleyip OHAL KHK’si kararıyla kendisini fiilen feshetti.
Yıllar sonra bu kez Selahattin Demirtaş’ın başvurusu hakkında iç sıkıntısıyla yazdığım bu yazıya da aynı başlığı koymak istedim. Gerçek anlamda ‘var olmadığını’ düşündüğüm bir mahkemenin, ‘bağlayıcı’ kararı hakkında.
Selahattin Demirtaş, ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı’nın, suçlamaların niteliği ve milletvekilliği görevinin yerine getirilememesi nedeniyle ‘ifade özgürlüğü’nün, ‘seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları’nın, ihlal edildiğini öne sürmüştü.
AYM kararında, ihlal iddialarını incelemeye geçmeden önce Türkiye’deki terör olayları hakkında ‘genel bilgiler’ vermeyi uygun bulmuş. Bunun gerekçesini, ‘Tutuklamaya sebep olan olayların değerlendirilebilmesi için’ ifadesiyle açıklıyor. Doğrusu insan davanın asli konusuyla bağlantısını anlamakta güçlük çekse de, AYM uzun uzun, başta PKK olmak üzere ‘türevi’ olan muhtelif örgütlerin eylemlerini ve tehlikelerini anlatmakla başlıyor işe.
İyi güzel de, herkesin bildiği örgüt ve yıllar içinde gerçekleşen olaylar listelenerek kurulan bu ‘anlatı’nın, başvurucunun başvuru ‘konusu’yla ne ilgisi var? Mahkeme, o ilgiyi bizler kuralım diye, öncelikle bir ‘arka plan’ tasvir ediyor gayretkeşlikle. Neredeyse ‘PKK’nın ve konuya dair mahkeme kararlarının kısa tarihi’ni sunuyor AYM.
Suriye’de olup bitenin Türkiye’deki yansımalarına, PKK’nın süreçteki açıklamalarına, Kobani olaylarına, ‘hendek’lere vs. değindikten sonra Demirtaş’ın tutukluluk gerekçelerine geliyor. O gerekçelere varana dek, kararı okuyanlar başvurucunun terörle hayli ilgili olabileceği sonucuna çoktan varmış bulunuyor!
Mümtaz Soysal’ın Anayasa Giriş adlı kitabında harika bir ‘dibace’ (başlangıç kısmı) tanımı vardır. Mümtaz Hoca, klasik Türk müziğindeki peşreve, operadaki uvertüre benzetir anayasaların başlangıç kısımlarını. Başlangıçlar, sonrasında ne gelebileceği hakkında fikir verir. AYM’nin Demirtaş kararındaki ilk sayfalar da, kararın sonrası bakımından epeyce fikir veren bir peşrev!
Ardından, Selahattin Demirtaş ile ilgili hazırlanan fezlekelerdeki ‘suçlamalar’ aktarılıyor. Tümü, Demirtaş’ın farklı yer ve içerikte gerçekleştirdiği konuşmalardan oluşan fezlekeler tek tek sıralanırken, her bir maddenin sonu doğal olarak ‘…ileri sürülmüştür’ ifadesiyle sona eriyor. Çünkü söz konusu olan ‘devam eden yargılamalar’ ve malumunuz, ‘suçsuzluk karinesi’ esastır. Konu, 39. paragrafta meşhur ‘Anayasa’ya aykırı ama biz evet diyeceğiz’ anayasa değişikliğine geliyor! 20.05.2016’da (6718) kabul edilen ve dokunulmazlıkları bir kereye mahsus (halihazırdaki fezlekeler açısından) kaldıran (geçici 20.madde) anayasaya değişikliği.
AYM, gözaltı ve tutukluluk şartlarını, ulusal/uluslararası belgeler ve mahkeme kararlarını göz önünde bulundurarak ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra, inceleme ve karar aşamasına geçerek (paragraf.91 vd.) başvurucu Demirtaş’ın iddialarını tek tek ele alıyor. Kuşkusuz bu aşamaya dek Demirtaş’ın korku salan bir örgüt mensubu, hatta yöneticisi olma ihtimaline de hazırlanmış durumdayız!
AYM, öncelikle AİHM’nin meşru/hukuki tutukluluk hallerine dair kabul ettiği ilkeleri hatırlatıyor (84.paragraf):
Sanığın kaçma şüphesi, serbest kalacak sanığın adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda önlemler alabilecek olma tehlikesi, tekrar suç işleme tehlikesi ve kamu düzenini bozma tehlikesi.
Kısmen tekrarlamak pahasına, daha iyi anlaşılabilmesi için bir kez daha hatırlatmak yerinde olabilir, tutukluluk için gerekli olan ölçütleri. Bir kişinin tutukluluğunun kabul edilebilmesi için şu üç ölçütün varlığı gerekli: 1. Kuvvetli suç şüphesi (peşrev kısmı ile yaratılmaya çalışılan duygu!) 2. Tutuklama sebebi (kaçma, delilleri karartma vs. olasılıkları) 3. Ölçülülük (başka bir yöntemle aynı sonuca ulaşma olasılığının bulunmaması).
Ardından, zamanında kimi vekillerin AİHM’ye yaptıkları başvuruların sonuçları ve AİHM’nin ifade özgürlüğü konusundaki bazı kararlar (terör propagandası-ifade özgürlüğü çatışması) hatırlatılıyor. Bu hatırlatmalar ve mahkeme kararları yığını da, başlıktaki peşrevin uzantısı olmalı; çünkü ortada henüz ‘mahkumiyet’ yok. Mahkumun değil, tutuklu yargılanan bir sanığın başvurusu söz konusu olan.
Mahkeme, öncelikle tutukluluğun ‘hukuki’ (ve gerekli) olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Fezlekede yöneltilen suçlamaların ciddiyetinin altını çizerken; Demirtaş’ın, ‘partisi milletvekillerinin ifade vermeye gitmeyeceği’ açıklamasını da, ‘kaçma şüphesine ilişkin tutuklama nedeninin olgusal temeli’ olarak sunuluyor. Anayasa’ya aykırı bir anayasa değişikliğiyle önü açılan yargılamalara gösterilen ‘siyasal’ bir tepkinin, ‘kaçma şüphesi’ne temel alınmasını anlamak mümkün değil. Neyse ki tam olarak anlamak gerekmiyor herhangi bir gerekçeyi!
Tutukluluğun ‘ölçüsüz’ ve ‘seçilme ve siyasi faaliyet hakkını engelleyen’ bir tedbir olduğu yönündeki iddia, Mahkeme’nin incelediği bir diğer konu. Malumunuz, AYM, diğer tutuklu milletvekillerine de örnek olan meşhur ‘Balbay kararı’nda başvurucu vekillerin tutuklu yargılanmalarını, ‘seçme ve seçilme hakkına ölçüsüz müdahale’ olduğuna karar vermişti. Mahkeme bu kararlarında terazinin kefesine iki ‘yarar’ koydu. ‘Kişi hürriyeti ve güvenliği, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkından kaynaklanan yarar’ ile ‘bunlardan daha ağır basan, korunması gereken bir kamu yararı.’ Sonunda, vekillerin anayasal haklarının ihlal edildiğine karar vermişti. Demirtaş kararında ise Mahkeme, söz konusu eski kararlarda ‘tutukluluk’ süresinin uzunluğunun da göz önünde bulundurulduğunu hatırlatıyor! (paragraf, 166 vd.) Demek ki Demirtaş yeteri kadar yatmadı; buradan başka bir sonuç çıkaramıyorum!
AYM, bununla da yetinmeyip ‘…dokunulmazlık kalktığında milletvekilinin tutuklanamayacağına dair anayasal bir hüküm olmadığını’ da hatırlatmak gereğini hissediyor. İnsaf hakikaten. Dokunulmazlık kurumunun mantığına ne oldu peki? Yasama çalışmalarına katılmanın sağladığı kamu yararına? Dokunulmazlığın asli hedefinin, milletvekillerinin yasama çalışmalarından alıkonmamasını sağlamak olduğu gerçeğine…
Ezcümle AYM, Balbay ve diğer tutuklu vekiller hakkındaki ‘doğru karar’ından bolca laf kalabalığı yaparak vazgeçmiş durumda. Neden daha farklı bir karar verdiğinin, anlamlı, ciddiye alınabilir herhangi bir açıklaması yok. Anayasa değişikliğinin ‘beş ay’ sonrasında tutuklanan Demirtaş’ın ‘neden’ kaçma şüphesi olduğunu da, nasıl olup ‘hangi’ delilleri karartacağını da, başvurunun neden ‘açıkça dayanaktan yoksun olduğunu’ anlamak da olanaksız.
Karar, bir ‘karşı oy’la (Engin Yıldırım) verildi. Son zamanlarda tüm kritik kararların oybirliğiyle verildiği düşünüldüğünde, hiç olmazsa içlerinden bir kişi ‘Pes’ demiş belli ki! Mahkeme’nin 16 üyesi, Demirtaş’ın tutuklu yargılanmasında, Anayasa’nın kişi özgürlüğü ve güvenliği, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına aykırılık tespit edemedi. Demirtaş tutuksuz yargılanırsa kaçabileceğine, delilleri karartabileceğine ve işlediği ‘iddia edilen’ fillerin tutuklu yargılamayı gerektirecek ölçüde ağır olduğuna hükmetti.
Bu arada aynı AYM, 21 Aralık günü verdiği Ayhan Bilgen kararında (Başvuru, 2017/5974) Bilgen’in tutukluluğunun, yukarıda adı anılan ilkelerin ‘ihlal’i olduğuna hükmetti. Aman yanlış anlaşılmasın; ihlal kararı, son derece uyanıkça bir yöntemle, ifade özgürlüğü ve seçilme hakkı tartışmasına ısrarla girmeden, Bilgen’in ‘söz konusu toplantılara katıldığının tespit edilemediği’ gerekçesine dayandırıldı. Bir kez daha: Hakikaten pes! Ne sürprizsiz adamlarsınız (17 erkek üye!)…
Sözün özü: AYM kararı, kişi güvenliği, seçilme hakkı, siyasal faaliyette bulunma hakkı, düşünce ve ifade özgürlükleri bakımından olduğu gibi; dokunulmazlık kurumunun asli işlevinin görmezden gelinmesi açısından da kabul edilebilir değil. Milletvekilleri yargılansa da, tutuksuz yargılanmalıdır. Çünkü asli ilke, dokunulmazlıktan beklenen kamu yararı, vekillerin yasama çalışmalarına tedirgin olmadan katılabilmelerini sağlamaktır. Karara konu olan başvurucu Selahattin Demirtaş, yalnızca TBMM’deki bir partinin eş genel başkanı değil aynı zamanda cumhurbaşkanı seçimindeki üç adaydan biridir ve milyonlarca oy almıştır. Kabul etmek gerekir ki, herhalde asıl sorun da budur!
Karar, yukarıda saydığım ve tutukluluk için gerekli üç ölçütün ilkini kanıtlamak için canhıraş çaba harcıyor. İkinci ve üçüncüyü ise büyük ölçüde görmezden geliyor, çünkü o ölçütler yokmuş gibi davranmaktan başka çaresi yok!
Karar şaşırtıcı değil elbet. Bu yazıyı da, Türkiye’de bir AYM’nin var olduğunu düşündüğüm için değil, belki alışkanlık, belki de mesleki deformasyon nedeniyle yazıyorum.
Demokratik kurumlar, demokratik ülkelerde anlamlı ve işlevseldir. Aksi takdirde ‘nominal’ kalmaya mahkumdur. Türkçesi; demokratik olmayan sistemlerde bazı anayasal ilke ve kurumların adı vardır da kendisi yoktur.
Hâl böyleyken daha önce bir iki kez yazdığımı, bir kez daha yinelemek isterim: AYM bir OHAL KHK’si ile lağvedilmeli, Ahlatlıbel’deki koca bina sosyal hizmete (yaşlılar evi, çocuk esirgeme gibi) tahsis edilmelidir. Bu durumda AYM üyeleri, kurumlarını lağveden OHAL KHK’sine karşı ne yapılması gerektiğini merak ederlerse; herhalde en ‘doğru’ ve ‘hukuki’ yolun, bir an önce OHAL Komisyonu’na başvurmaları olduğunu söylemek mümkün olur!
Yazı önerisi: Özgür Mumcu’nun, yanıtını benim de merak ettiğim (!) çok haklı sorusunu buraya bırakıyorum. İlk ve ikinci yazı.