ECE KARAAĞAÇ
İlk olarak Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulunan ‘Gelin Başı’ öykü dosyasıyla tanıdığımız, sonrasında ‘Hanımların Dikkatine’ ve ‘Antabus’ ile edebiyat sahnesinde varlığını sürdüren bir isim Seray Şahiner.
Okurların dikkatini kitapları kadar çekmese de pek çok popüler dizide imzası olan bir isim aynı zamanda.
Seray Şahiner’le yeni romanı ‘Kul’u ve ‘Kul’un ana karakteri, merdiven silerek geçimini sağlayan Mercan’ın temsil ettiği kadının toplumsal kimliği konuştuk.

Hikayenizin ana kahramanı Mercan sosyokültürel bir kadın prototipini temsil ediyor. Bu prototipin hikayesini anlatmayı neden seçtiniz?
Aslında, hikâye beni seçti. Bir gün dolmuşta yanıma genç bir kadın oturdu. Çantasından hastane raporlarını çıkarıp, “Okusana” dedi. Okuma yazması yokmuş. “Sesli oku sesli, kanser için test yaptırmaya gidiyorum” dedi. Okumaya başladım. Çok da bir şey anlamadığım tıbbi veriler… Sonra büyük bir gürültüyle anlatmaya başladı: Sevgilisiyle aynı evde yaşıyormuş, adam akşama kadar yiyip içip yatıyor, kız da evlere temizliğe giderek ona bakıyormuş.
“Beni sevse kendi yatıp beni çalıştırmazdı değil mi?” diye sormaya başladı. Hastalığı için test yaptırmaya giderken onun için önemli olan birinin sevildiğini tescillemesiydi. Sevilmeyi canından kıymetli bulan bir kadın… Kendini dolmuştakilere duyurmaya çalışıyor. Tanımadığı insanlar… Fark edilmek istiyor. Haklısın, densin istiyor. Beş dakikalık bir yol… Sonra inip gitti. Bana da ‘Kul’u yazdıran duyguyu bıraktı. Umarım sağlığına kavuşmuştur.
‘Her davranışımız kısıtlanıyor’
Mercan umutsuzca kocasının dönmesini bekliyor. Üstelik kocası da öyle pek matah bir tip değil. Peki böylesi bir adamı Mercan için bu kadar vazgeçilmez kılan nedir?
Mercan’ın kendisinden vazgeçmiş olması. Kendini adamak üzere yetiştirilmiş. Bir kocaya, bir evlada… Yanında birini istemesi, sırf kafa kafaya verip konuşma ihtiyacından değil, kendiyle baş başa kalmamak için. Apartman merdivenleri silerek hayatını idame ettiren, yan gelip yatan kocasının da geçimini sağlayan bir kadın. Kocası gittikten sonra, “Oh azıcık aşım kaygısız başım” diyemiyor Mercan.

Zira Mercan’a göre dünyada başı kaygıdan kurtarmayan iki şey varsa; biri aşın azıcık olması, diğeri başın bir başına olması. Biraz da… Aldığı piyango biletini kaybetmiş de, sonradan “Kesin bana çıkmıştır, kaybetmesem zengindim der” gibi bir ruh hali Mercan’ınki… “Ne olurdu şimdi kocam yanımda olaydı da saçımı bir okşasaydı” diye düşünüyor. Evde ampul patladığında değiştirecek biri… Bir şeye sinirlendiğinde birlikte verip veriştirecekleri bir can yoldaşı. Oysa kocası ne durduk yere saç okşayan ne tamir tadilat yapan bir adam.
Mercan kocasının yokluğunu televizyonla doldurmaya çalışıyor. Yalnızlık ona öyle boğucu geliyor ki televizyonun bozulmasına katlanamıyor. Mercan’ı ve genelinde bizleri bu denli yalnızlaştıran nedir?
Evlerdeki oturma grupları bile televizyonu rahat görecek şekilde konumlandırılıyor. Başkalarını izlemek için yanındakinin yüzüne bakmayan insanlara dönüşüyoruz. Kanepelerde, misafir gelince kaldırılan örtüler var. Başkaları oturacak. Yaşamaya değil de sunmaya dair bir terbiye yayılıyor.
Sokakta yüksek sesle konuşsak, geç saatte dışarı çıksak, eller ne der? “El alem ne der” hayatımızın RTÜK’ü gibi. Her davranışımızı kısıtlıyor, kapatma cezası vermesine bile gerek kalmıyor, biz genelde kendimizi o “El alem ne der”den korumak için eve kapatıyoruz. Mercan’ı da yalnız hissettiren, gözünü sürekli üzerinde hissettiği kalabalık. Ama içten içe, kimsenin onu fark etmediğini de biliyor. “Ne der” diye düşüneceği bir ‘el alem’ peşinde koşuyor biraz da.
Mercan’ın bu yoğun çocuk arzusunun altında yatan kök neden nedir? Üreme arzusu ya da varlığını anlamlandırma çabası mı? Ya da yalnızlığını mı öldürmek istiyor?
Mercan’ın kendinden güçlü birine ihtiyacı yok. Kendine bakabiliyor, çalışıyor. Aksine Mercan, kendinden zayıf birine ihtiyaç duyuyor. Kendini güçlü hissetmek için birine el vermek zorunda hissediyor. Böyle öğretilmiş. Kocası gidene kadar kendisi için hiçbir şey yapmamış ki… Ayrıca anneliği bir sosyalleşme aracı olarak görüyor. Veli toplantılarında tanışacağı yeni arkadaşlara, parkta çocuğunu oynatmaya gelenlerle edeceği yarenliğe açılan bir kapı belki de çocuk.
‘Gitmekten çok sahip çıkmak bir özgürlük inadı’

Bir de apartman sakinlerinin inatla kişiliksizleştirmesine ve nesneleştirmesine karşın Mercan’ın kendi kimliğini bulma çabası var. Bu yolda da kendine magazin kültürünün yarattığı şehirli kadın tipini örnek alıyor. Bu kadın tipinin Mercan’a çekici gelen kısmı nedir?
Mercan’ın handikapı şu: Hem bakanların yargılamasından korkuyor, hem görmezden gelinmekten yılgın. Televizyonun sunduğu, yoğun bir iş gününün ardından stresini atmaya çıkmış, gündelik rahat stiliyle etrafta ferah bir rüzgâr estiren, çalışan şehirli kadın imajına özeniyor. Asıl imrendiği, o imajda sunulan kadının hem bütün dikkatleri üzerine toplamış hem toplum tarafından yargılanmıyor olması.
Mercan’sa, apartman silerken rahat olsun diye pantolon giymeye bile çekiniyor. Çünkü iş yaptırırken yüzüne bakmayanlara, merdiven silmesi için bir bidon su vermek için bile kapıyı açmaya imtina edenlere bakarak şöyle düşünüyor: Olur da haftaya; hastalansa, keşke arada onun yükünü alacak bir de arkadaşı olsa, Mercan’ın yerine o gelse yer silmeye, apartman sakinlerinin yeni kadına “Aa geçen hafta başkası vardı, sen de kimsin?” demeyeceği kadar fark edilmez olmalı Mercan. Başına bağladığı tülbenti, basma bol eteği, hatlarını belli etmeyen tişörtü ve kırmızı eldivenleri var mı? Tamam, apartman silen kadın o.
Mercan’ın özgürleşme adımı da dıştan gelen bir etkiyle, evin yıkılması durumuyla ortaya çıkıyor, Mercan ancak o zaman apartmandan çıkabiliyor, kocasının dönmesi umudundan vazgeçiyor. Mercan’ın özgürleşmesi neden dışarıdan bir itkiye bağlı oluyor, Mercan sıkı sıkıya tutunduğu şeyleri neden mecbur olmadıkça bırakamıyor?
Evini sahiplenmiş. Bırakmak istemiyor. Aksine, evinden olacağı için dertleniyor. Nasıl Emek Sineması için dertlendiysek öyle dertleniyor. Biz kalabalıktık, toplanıp eylem yapabildik. Mercan ise yalnız bir kadın. Aynı sosyal sınıfa mensup olduğu eşi dostu, kentsel dönüşüm yüzünden gittiğinden yalnızlaşmış biraz da. Yine de evinde kalmak istemesini, hemen teslim olmayıp çözüm aramasını, bir özgürleşme olarak görüyorum. Mevzu hafıza mekânsa, gitmekten çok sahip çıkmak bir özgürlük inadı.
Son olarak Bilal Erdoğan’a hakaretten tazminat ödemeye mahkum edildiniz ve otel odanızda gözaltına alındınız, çalıştığınız dizinin kadrosundan çıkarıldınız. Mevcut şartlar altında bir yazar olarak ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Kendinizi güvende hissediyor musunuz?
200’e yakın gazeteci-yazar tutuklu. Tutuklu gazeteciler, bir anlamda dışardakilere verilen gözdağı. Bunca baskıya rağmen ifade özgürlüğü için mücadele eden insanlar olduğu sürece umudu kesmemek lazım.