Üçüncü Milliyetçi Cephe döneminde hukuk, tavır ve birlik…
Ü

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevinc kelleMURAT SEVİNÇ

Artık uyulan anayasal ilkeleri ve ‘yasal düzeni’ bulunmayan Yeni Türkiye’de, kimi devlet yetkililerinin ve danışmanların uluslararası ilişkilere yaklaşımı da ‘Naber bro?’ ile ‘Aklını alırım senin’ arasında bir yerlerde. AP Başkanı’nın Cumhuriyet’e yönelik operasyonlara ilişkin ‘bir kırmızı çizginin daha aşıldığı’ eleştirisine yönelik değerlendirmeler, ‘vahim’ sözcüğüyle dahi açıklanamaz. Allah Türkiye’nin ‘diplomatlarına’ yardım etsin.

Hukuk

Olup bitenler artık ‘pozitif hukuk normları’ bağlamında açıklanamaz. Haliyle “Şu anayasaya aykırı,” “Bu yasaya aykırı” demenin, bizlerin mesleki deformasyondan kaynaklı saplantıları dışında bir değeri yok. Eskiden, bir uygulama ya da yasanın ‘Anayasaya/yasaya/ilkelere aykırılığı’ tartışması yapılabiliyordu. Çünkü karşımızda ‘yaptığının hukuka uygun olduğunu’ savunanlar vardı.

Artık, “Ben böyle istiyorum” diyenler var. Dolayısıyla güncel hukuk tartışması, ‘mevzuat bekçiliği’ yaklaşımıyla ele alınabilir olmaktan çıktı. Adına ‘hukuk’ denilen, ancak içeriğin ‘yürürlükteki’ hukuk ya da OHAL düzenlemeleri ile benzerliği olmayan bir ‘durum’ söz konusu.Tabii, “Her şerde bir hayır vardır” derler. Yaratılan ortam Türkiye’deki hukuk ‘eğitimi’ ve ‘algısında’ değişikliklere neden olacak muhtemelen. Olmalı.

Hâlihazırda pozitif hukuk kuralları, siyasal yaşamın ‘gerçeği’ karşısında duvara tosladı ve bu şiddetli çarpmadan ‘yeni’ bir şeyler çıkacaktır. Umulur ki, “Ama bu yasaya aykırı” şaşkınlığının yerini, “Yasa ve hukuk nedir?” soruları alır ve şu boğucu atmosferden hiç olmazsa ‘farklı’ düşünceler doğar.

Aksi halde, siyasal ve toplumsal gerçekliği hesaba katmayan ‘hukuka uygunluk,’ ‘yargı bağımsızlığı’ ve ‘yargıç yansızlığı’ gibi klişelerle oyalanmaya mahkûm olunur ve asıl sorulması gereken “Hangi yargının bağımsızlığı?” ya da “Yargıç yansız olabilir mi?” soruları da ihmal edilir. Aynı yerde debelenir dururuz. Bugün olduğu gibi. Türkiye’deki hukuk tartışması, artık bir ‘siyaset’ ve ‘tarih’ bilgisiyle birlikte yürümeye, her zamankinden çok daha fazla ‘mecbur.’

Kapatılan onlarca basın yayın organı ardından, son olarak Cumhuriyet’in yönetici ve kimi yazarlarının başına gelenler, haklarındaki iddialar; pozitif hukuk kurallarının ‘bilinen’ içerikleriyle bağdaştırılamaz. Neymiş efendim; Aydın Engin’in 13 Temmuz tarihli yazısının başlığı ‘Cihanda sulh, peki yurtta ne?’ imiş. Eh ben bugün ‘Başkanlık sistemi Türkiye açısından kabul edilemez bir öneridir’ başlıklı yazı kaleme alsam ve yarın Pensilvanya’daki herif çıkıp aynı cümleyi kursa ne olacak? Al başına belayı. FETÖ ile ‘iltisak!’

Bu kafayla suçlama yöneltilebilir mi? Eğer ciddiye alınırsa, Türkiye’de yandaş olmayan yazarların tümünü benzer gerekçelerle içeri atmak mümkün. ‘Murat Allah bir dedi, İŞİD de Allah bir diyor, demek ki arada bir bağ var.’ Ya da bu yazıda ben Allah bilir hangi örgütle ‘iltisak’ halindeyim? Kim bilir hangi örgüte ‘üye olmadan destek veriyorum!’

İnanın kestiremiyorum, her şey olabilir, her yorum yapılabilir. Diyelim ki, ‘doğru usullerle soruşturma yapmadan gerçekleştirilen ‘ayıklama’ işlemi, hem öngörülemeyen büyük mağduriyetlere hem de AİHM’de Türkiye’nin başının fazlasıyla ağrımasına neden olur’ dediğimde, bir terör örgütünün ekmeğine yağ mı sürmüş oluyorum? Hadi len!

Şeker kardeşim o zaman kapatın hukuk fakültelerini ve kaldırın anayasa hukuku, idare hukuku, ceza hukuku ile insan hakları derslerini, olsun bitsin. Böyle iş olur mu?  La havle ve hatta fesuphanallah!

Tavır

Peki, ne yapacağız, bizleri de filanca örgütle ilişkilendirirler diye düşünüp yazmayacak mıyız? Yanlış olduğunu gördüğümüz uygulamaları eleştirmeyecek miyiz? Eğer bunu yapmayacaksak, öğrenci karşısına hangi yüzle çıkacağız?

Bu satırların yazarı ve benzer doğrultuda düşünen çok sayıda meslektaşı, yaşamları boyunca hiçbir tarikatın hiçbir üyesinin orasını burasını öpüp koklamamış, hiçbirinden maddi manevi çıkar elde etmemiş, yollarını kesiştirmemiş, sahip olduğu her ne varsa alın teriyle, namusuyla çalışarak ‘hak etmiş’ insanlar… Bir takım tipler için ‘makul’ jüriler kurulurken, sağda solda pervasızca kadrolaşılırken, en ağır sınavlardan geçerek yükselip yaşamında bir gün dahi kayırma peşinde koşmamış insanlar… Hak yememek için öğrencinin sınav kâğıdını iki kez okuyan insanlar… Neden çekinsinler? Tabii ki yazıp çizecekler, eleştirecekler.

Kişisel deneyimimden hareketle: ‘AKP kapatılamaz’ dediğimde AKP’ye yanaştığımı, ‘367 kararı yanlıştır’ dediğimde ‘Gülcü’ olduğumu, ‘DTP kapatılamaz’ dediğimde Kürtçü olduğumu, ‘Ergenekon ve Balyoz’da berbat hatalar ve kasıtlı işler yapılıyor’ değimde darbecilerin ekmeğine yağ sürdüğümü, ‘2010 Anayasa değişiklikleri hokkabazlıktır ve yargı bir gruba teslim ediliyor’ dediğimde 12 Eylül anayasasını savunduğumu, ‘türban yasağına’ karşı çıktığımda saflık ettiğimi, ‘zorunlu din derslerine ve Diyanet’e’ karşı çıktığımda din düşmanı olduğumu, ‘faşizm göstere göstere gelir’ yazıları kaleme aldığımda ise Kemalist olduğumu (ve daha neler neler) düşünenler oldu!

Zerre kadar umursamamak gerektiği kanısındaydım ve bugün de aynı kanıdayım. Başkasının aklıyla, bilgisiyle ve iltifatıyla iş yapılmaz. Önemli olan sadakatle bağlı olunan ilkelerin varlığı. Aynı ilkeler, bugünün uygulamalarına da karşı durulmasını gerektiriyor. Basit.

Şimdi kimi dostlar “Yazmaya çekinmiyor musun?” diye soruyor, endişeleniyor. Daha önce de yazmıştım, olabilecek en vasat yaşamı süren ve yazı dünyasında zurnanın son deliği konumundaki birine yöneltiliyor bu soru. Ortalama anayasa yazıları kaleme alan birine. Memleket bu haldeyken çekinmez olur mu insan. Hele ki benim gibi trafik polisinden dahi ürken biri! Akademisyeniz nihayetinde, ‘En Kahraman Rıdvan’ değiliz ki. Kuşkusuz hem özgürlüğümüz hem de ekmek paramız değerli, her birimiz için.

İyi hoş da, ne yapmalıyız? Bir gazeteye destek olmak için birer günlük sembolik yayın yönetmenliği yapan insanlar yargılanırken. Aydın Engin ve Hikmet Çetinkaya gibi isimler FETÖ’den gözaltına alınıyorken. Kürtçe çizgi film kanalı dahi kapatılıyorken. Ne yapalım? Kalemi bırakalım mı? Yazmayınca ne olacak? Ya da, “Yazanın günahı ne?” derse de mi girmeyelim? Sokağa da mı çıkmayalım? Sohbet etmeyelim mi? Dertleşmeyelim mi, ya telefonlar dinleniyorsa? Sonu var mı ‘kaygı’ denilenin. Hiçbir tarikatın hiçbir mensubunun elini eteğini öpmemiş, ona buna dalkavukluk etmemiş dürüst insanlar, dürüst yurttaşlar, yanlış gördüklerini dile getirip mücadele etmemeli mi? Korkuyla mı yaşamalı?

Birlik

Türkiye hiç kimsenin babasının malı değil. Benim de, bizlerin de başka memleketi yok. Doğup büyüdüğümüz topraklarda, birlikte, eşit ve insan gibi yaşamak için yapılması gerekenler her neyse, bunlar üzerine hep birlikte kafa yormalı, çaba harcamalıyız.

Yıllardır, özellikle 2011 seçimlerinden bugüne, muhalefetin asgari müştereklerde birlikte hareket etmesi gerektiğini savunuyorum. Seçimlere ‘ortak liste’ ile girmek dâhil. O günlerde gülümsemeye neden olan bu düşünce, artık neyse ki eskisi kadar güldürmüyor! Birliktelikten kastım, hem sivil örgütlenmelerin hem de siyasal partilerin ortaklığı.

Örneğin Rıza Türmen’in başını çektiği ‘Demokrasi İçin Birlik’, çok değerli bir çaba. Sonu ne olacak, hangi düzeyde örgütlenebilecek göreceğiz. Ha keza, Haziran Hareketi’. Geçenlerde laiklik bildirisi dağıttılar ve çok da iyi yaptılar. Seçimlerde yoğun etkinlikte bulunan ‘Oy ve Ötesi’

Böyle çok sayıda barışçıl yurttaş örgütlenmesi var ve hepsi birbirinden değerli. Hiç kimse diğerine bayılmak zorunda değil. Öpüşüp koklaşmak şart değil. Adı üzerinde, ‘asgari müşterek.’ Örgütlenme gereksinimi duyan toplumsal kümeler açısından rehber işlevi görüyorlar.

Söz konusu hareketlerin tümü, aralarında beliren ya da belirme olasılığı bulunan bazen keskin bazen yumuşak farklılıkları bir yana bırakıp kritik eşiklerde ‘birlikte’ hareket edebilmeli. Birliktelik kaynaşmak demek değildir. Kaynaşmadan ortak tavır geliştirmek, temas kurmak mümkün.

Sol skalanın farklı noktalarında yer alan siyasal partiler açısından birlik, daha kurumsal düzeyde olabileceği gibi, yine belli konularda ortak hareket etmek biçiminde de olabilir. Olmalı. Diyelim ki bir erken seçim yapılacak. Mutlaka ‘ortak liste’ hazırlanmalı. Bu yapılmıyorsa seçim bölgelerinde ‘uygun’ adaylar gösterilmeli, partiler bazı bölgelerde kendi adaylarından feragat etmeli (tabii, yürürlükteki seçim yasası ile gidilecek bir seçimden söz ediyorum!). TBMM’de solun her renginden (Perinçek’i kastetmediğimi takdir edersiniz!) üye olmalı. Bu yöntemin, Türkiye’de kendiliğinden ‘iki partililiğe’ neden olacağını düşünenler olabilir. Katılmıyorum. Yine, bir kaynaşmadan değil, birlikte hareket etmekten söz ediyorum. Sonrasında herkes kendi yoluna bakar.

Böylesi ortaklıklar, içinde ‘seçme,’ ‘belirleme’ ve ‘tercih’ olan her konuda, hiç olmazsa denenmeli.

Vatan Partisi’nin de kenarından ilişmesiyle yüzde 60’ı aşan seçmen oranına ulaşan Üçüncü Milliyetçi Cephe ile tek başına mücadele etmek, şu aşamada akıl kârı görünmüyor. Gözümüzün önünde ‘yeniden inşa edilen’ Cumhuriyet’in nereye evrileceği, yalnızca iktidarın heveslerine değil, muhalif olan herkesin tavrına da bağlı. Ve o ‘herkesin,’ sorumluluğunda.

Devir, naz niyaz ve şezlong devri değil…

Kitap önerileri: Kimi meraklı okuyucu bazen kitap önerisi istiyor. Son günlerde okuduğum ve yararlandığım, günümüz açısından çok anlamlı bir iki kitap önermek isterim. Meslektaşlarımın yazdığı ikisi, Yordam Kitap’tan. Emrah Gülsunar, ‘Jakobenizm ve Kemalizm’. Fatih Yaşlı, ‘Türkçü Faşizm’den Türk-İslam Ülküsüne.’ Üçüncüsü, İletişim’den bir roman. ‘Angaralı’ yazar Emrah Serbes’ten, ‘Müptezeller.’ Hakikaten müptezeller…