Çocuğu panzer eziyor, “terörist öldürdü” diyorlar… Taş atan çocuklara 12 yıl veriyorlar, oysa batıda, adam öldürenler 3-4 yılda çıkıyor… Hükümet, PKK ile değil, milleti ile mücadele ediyor… Kimsesizler mezarlığında gömülü olanların isimleri yok, numaraları var, insanın içi eziliyor… Oraya göreve giden polisler, herkesin PKK’li olduğuna inandırılmışlar… Hepimizin evleri talan edildi… Şu resmini gördüğün babaannem 4 aydır hapiste, gösteri yapanların elebaşısıymış… Devlet Kürtlere samimi davransın, artık Kürt Türk ayrımı yapmasın!.. Artık Bodrum’da bile güvende değiliz… Güneydoğu’nun bir kentinde öğretmen olan, yazları Bodrum’da garsonluk yapan bir Kürt genciyle Bodrum koylarının lacivert sularına bakarak konuşuyoruz bütün bunları.
Genellemeler, yaftalamalar, ötekileştirmeler bu konuda yapılabilecek en büyük yanlışlardır. Ne Kürt ile “terörist”i ne de baskıcı ile Türk’ü birbirine karıştıralım! Unutmayalım ki, sorun ne Kürt’ü bastırıp sindirmek ne de Türk’ü yenmekle çözülebilir. Bu yöntemle aranan çözüm yıllarca bulunmadı, iki tarafın da kazanamadığı, kazanabilmesine de imkân olmayan bir savaş sürdü gitti.
Öyle olması da kaçınılmazdı. Çünkü sorun taraflardan birinin öbürünü yenmesiyle değil, tarafların birbirlerini anlayıp uzlaşmasıyla sağlanabilecekti. Bütün bunlar, çok yalın, çok naif gibi görünse de, söylenmeleri zorunlu hususlardır. Türk’ten nefret, yarın Arap’tan Kürt’ten bütün diğerlerinden de nefreti getirecektir. Bir yere “Kürtler giremez!” levhası dikiliyorsa, bilinsin ki, o da bir gün mutlaka “Türkler giremez”in dikilmesine yol açacaktır.