'Kandıyılmayanlay' ile nasıl bir gelecek kurulacak? (5)
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevinc kelle

MURAT SEVİNÇ

Yaz başında bir yazı dizisine başlayıp yeni yönetim biçimleri tartışmaları üzerine üç beş satır karalamak niyetindeydim. Araya, bir darbe girişimi, birkaç bombalı katliam ve bolca tutukluluk/mahkûmiyet, OHAL ilanı ve OHAL KHK’leri girince layıkıyla sürdürmek pek mümkün olmadı! Bölül pörçük de olsa devam…

Aslında birkaç gün önce yazacaktım bu yazıyı ancak demokrasi nöbetinde beş dakikalık bir şekerleme esnasında edebiyatçı Aslı Erdoğan tutuklanınca vazgeçtim! İçimden gelmedi. ‘Kabuk Adam’ın, ‘Kırmızı Pelerinli Kent’in yazarı. Eserleri çeşitli dillere çevrilmiş bir romancı ve yurttaş. Romanı piyasaya çıkmadan bir hafta önce “Bence demokrasi çok hoş bir şey” türü söyleşi veren yazarlardan değil. Bir derdi var. Derdi olduğu için de, kurulu düzen tarafından baş belası görülenlerden.

İddialar/gerekçeler, ‘Örgüt üyesi olmak’, ‘Halkı kışkırtmak’ vs. Dün bir iki satır karalamış sidik kokulu yatakta uyumak zorunda bırakıldığı yerden ve demiş ki, “Annemi ve ölmüş kedimi özledim…” Anasını ve kaybettiği kedisini özleyen kadın sanatçı, ‘kaçar’ ve ‘delilleri karartır’ diye tutuklandı, yüce yargı tarafından.

Bugün de insan hakları savunucusu avukat Eren Keskin çıktı hâkim karşısına. Neyse ki adli kontrol koşuluya serbest kaldı, okuduğunuz yazının tam şu satırı yazılırken! Akıl ve hukuk dışı tutuklama olasılığı gerçekleşmediği için sevindi, sağlıklı ve dürüst insanlar.

Eren Keskin haberini okurken, bu kez Kılıçdaroğlu’na suikast girişimi düştü internete. Allah’tan ona da bir şey olmamış ancak bir asker yaşamını yitirmiş. 20 yaşında bir çocuk.

Son zamanlarda giderek sıklaşan baş ağrısı saplandı yine. Yazıyı bu satırda bırakmak mümkündü aslında. Fakat insan yazarken zannediyor ki, ‘ben yazmazsam bir şey eksik kalır.’ Görev duygusu gibi bir şey. Muhtemelen saçmalık, pek bir temeli ve gerçekliği yok ama böyle bir his oluyor gerçekten. Gel gör ki serde katır inadı var!

Yaşamımın yaklaşık yarısında çalıştığım ve anlattığım konulardan biri, sayın bağımsız yargımız. Hiçbir zaman iç ferahlatıcı olmadı kabul, ama şu son zamanlarda ‘Kandıyıldık’ ifadelerini okudukça başıma ve sağ bacağıma berbat ağrı giriyor. Sinirsel bir durum. Özellikle bazı fotoğrafları görünce. Örneğin şu eski Van savcısının fotoğrafı. Dün açığa alınmış. Biliyorsunuz bu adamı meslekten attılar zamanında. İddianamesinde Büyükanıt’ın da adı geçiyordu. Üniversite yöneticileriyle uğraştı vs. Herkesin bildiği şeyler. Avukatlık yapması dahi engellendi. Üstelik o iddianame kabul edildi. Dönemin HSYK’sinin haksız bir uygulaması olarak anlatıldı yıllarca. Ben de anlattım.

Şimdi bu adam çıkmış, iddianameyi hazırlarken bir hâkimin eklemeler yaptığını, etki altında kaldığını söylüyor. Atıldıktan sonra da Cemaat bakıp beslemiş, bir ara yurt dışına çıkarmış, maaşa bağlamış. Poz veriyor sağda solda. Şöyle bir bakıyorsun suratına, o insanların canına okuyan suratına. Çok şey var söyleyecek o ifade için. Uzun uzun yazılabilir. Yalnızca o ifade üzerine.

Buna mukabil içimden çok kısa sözcükler sarf etmek geliyor. Açık. Türkçe. Herkesin anlayacağı türden. Sarf edemiyorum bir türlü. Diyorlar ki, “Akademinin çıtasını düşürmemek gerek.” Meslekten olmayanlar bilmiyordur belki, akademinin bir çıtası var! Yükseğe, daha yükseğe, en yükseğe taşınması gereken! Bir ara o ‘çıta’ üzerine de yazacağım…

Dün de Balyoz savcısı açıklama yapmış. Demiş ki, “Delillerin gerçek olduğuna inandım. Ben de ‘Kandıyıldım buyurmuş. İnanmak! Bir savcı delilerin gerçek olduğuna nasıl inanır? Delil, inançla ilgili bir unsur mu? İnsan Allah’a inanır, aşka inanır, söze inanır… Delilin gerçek olup olmadığını ise sınar, araştırır, inceler. Adalet duygusundan, dürüstlükten, hukukun temel ilkelerinden ödün vermezse, düzgün iddianame yazar. Ama sunulan delillere ‘inanmaz.’ Kandıyılmaz. Kandıyılmayacağı için savcıdır. Kolay kandıyılamayacağı için o makamdadır. Mümeyyiz olduğu varsayıldığı için.

Tutup “Murat Allah bir dedi, İŞİD de Allah bir diyor, demek ki Murat İŞİD üyesi” mantığıyla iddianame yazarsan, bunun adı kanmak değildir. Başka bir şeydir. Ancak dedim ya, akademinin o meşhur çıtası, bu tanımlamalara da izin vermiyor.

Peki, siyasetçinin, bürokratın, yazarın, sanatçının, futbolcunun ve milyonlarca yurttaşın mütemadiyen ‘kandıyıldıyı’ bir toplumda, gelecek nasıl ve kimlerle kurulacak? Her ne kurulacaksa, her kesim içinde yer alacak çünkü o ‘yeni’ olanın. Sizce Aslı Erdoğan’ı tutuklayan hâkim de kandıyılıyoy muduy? Üç gün sonra bu açıklamayı yapsa, şaşıracak tek bir yurttaş kaldı mı koca memlekette? Ya da Baro Başkanı “Açılışı Saray’da yapacağız” deyip zaten perişan olan güçler ayrılığı ilkesinin köküne kibrit suyu dökerken, bir ‘kandıyanı’ var mı? Yoksa daha yapısal sorunlardan mı muzdarip?

Yeni bir şey kurmak, hiç kuşkusuz öncelikle mümeyyiz kesimlerin çabasıyla olacak. Tabii, ilkeli, omurgalı mümeyyizlerin çabasıyla.

Yurttaş kesimlerinin karar mekanizmalarına katılımını savunurken, yargıyı olduğu haliyle bırakmak mümkün mü? Temsil mekanizmaları, devletin bildik fonksiyonları işlevlerini hızla kaybederken, nasıl bir yargı olacak? Kim, hangi araçlarla örgütleyecek? Yargının yurttaşa hesap vermesi nasıl sağlanacak? Yargıçlar halka hesap vermemeli mi? Denetlenmemeliler mi? Bunları tartışmalıyız.

Hiç kuşkusuz “Kabuk kırılıyor ve ortaya yeni, yepyeni yöntemler çıkıyor” demek; “Hâlihazırdaki kurallara uymayalım” demek değil. Aralarında bir çelişki yok, biri diğerini dışlamıyor. Aksi halde anayasayı askıya alan, yasaları ihlal edenleri ‘devrimci’ olarak adlandırmak gerekirdi. Oysa yeniyi inşa edecek olanlar, var olana saygı duyan, uyan insanlar olacak. Dürüst insanlar. Kırmızı ışıkta durmayan yurttaşla, kolay kolay hiçbir şey inşa edilemez! Ve kırmızı ışıkta durmak, öğrenilir.

Bu nedenle bir yandan “Bu iletişim/teknoloji aşamasında vekillere ihtiyaç kalmıyor” derken, diğer yandan “TBMM’ye gözümüz gibi bakmalıyız” diyorum. Aksi halde olaylar ve kavramlar arasındaki ‘düzeyler’ birbirine karışır. Örneğin sık karşılaşılan bir ergen solcu öğrenci tipi vardır. Sosyal hakları anlatırken der ki, “İyi de bu haklar emekçiyi pasifleştiriyor, reddedilmeli.” Mantık şu: “İşçi aç kalırsa bilinçlenecek, sosyalizme meyledecek ve devrim olacak.” Tabii, çünkü aç kalan, sıkıntı çeken herkes sosyalist bilince kavuşur! Başkaca bir şey yapmaya, emek harcamaya gerek olmadığı gibi, koşulların da bir önemi yok. İşte düzeyleri birbirine karıştırmak derken kastım bu.

Sevgili Hocam, ‘düzeyler’ arasındaki ayrımı anlatmak için çok hoş örnekler verirdi. Birini hiç unutmuyorum ve ben de kullanıyorum: Kadın erkek ilişkisi belli bir aşamadan sonra Medeni Kanun kapsamındadır, ancak kadın ve erkek evde kavga ederken birbirine Medeni Kanun okumaz! Anlatabildiğimi sanıyorum.

Yargının sorunlarına da bu mantıkla yaklaşıp tartışmakta yarar var. Evet HSYK’nin yapısı, nasıl kurulacağı, üyelerin hangi organlardan seçileceği ya da atanacağı kuşkusuz çok önemli. Önemli olduğu içindir ki, Cumhuriyet tarihi boyunca tartışıldı. Çok yöntem denendi. 1961’de, 12 Mart sonrası değişikliklerinde, 1982’de ve 2010’da yeniden düzenlendi HSYK. Sonuç? 2016’da bir kez daha…

Demek ki o organ dışında bir şeyler var konuşulması gereken. Yargı bağımsızlığı, yargıçlardan ayrı değildir. Siyasal düzenden ayrı değildir. Sınıf mücadelesinden ayrı değildir. Marx ve Engels, 1848’de Avrupa çalkalanır ve devrim süreci yaşanırken kaleme aldıkları Komünist Manifesto’nun başlarında şöyle diyorlar: “…Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir. Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, ‘hukukçuyu da’, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.”

İçinde yaşadığı düzenden tümüyle bağımsız hareket eden ne bir yurttaş ne de bir meslek grubu bulunur. Haliyle yargı bağımsızlığı, yinelemek gerekirse, bir yandan güncel kurumsal düzenlemeler bağlamında, diğer yandan çok daha kapsamlı bir sistem sorunu olarak tartışılmalı. Yargı bağımsızlığının, yargıçlardan ayrı düşünülemeyeceğini hep akılda tutarak. Yargıçsız yargı yok. Yoksa HSYK’nin üye yapısını değiştirince yargı sorununun çözüleceği zannedilir ki, külliyen aptallıktır! Türkiye uzun yıllardır bu aptalca tartışmanın içinde debeleniyor ne yazık ki.

Aksi halde HSYK’nin üye sayısı yedi olsa ne olur, 22 olsa ne olur, 30 olsa ne olur? Üyeler ister seçimle, ister atamayla, ister yüksek yargıdan ister alt dereceden gelsin, ne fark eder? Yargı tartışması, siyasal düzenden, genel eğitimden, siyasal kültürden, hukuk fakültelerinden ve anayasada yazdığı üzere (md. 138) ‘hâkim vicdanından’ bağımsız ele alınamaz. Ne yapacaksınız, vicdanı hükme mi bağlayacaksınız? O ‘vicdanı’ oluşturan koşulları nasıl dönüştürmeliyiz? Bu konuda yazmakta yarar var. Şimdilik burada kesiyorum…

Yargı bağımsızlığı, çoğu hukukçunun, apoletli baro başkanlarının, az gelişmiş memleketin taze soğanı konumundaki TV yıldızlarının, hukuk fakültelerinin bilmem ne kürsülerini işgal etmiş ve danışmanlık yapmaktan düşünmeye fırsat bulamadığı için bir ömür aynı ezberleri dillendirmekten sıkılmayanların dünyasında tartışılamaz. Ya da tartışılır da, işte böyle olur: HSYK’yi yeniden düzenleyelim, yargı sorunu çözülsün. Üzerine kaymak da koyun, tadından yenmesin…

Not: Fransa’da, aklı başında insanların ve başta İçişleri Bakanı olmak üzere kimi siyasetçilerin haklı tepkisini çeken, Fransız sağcısı ve ırkçısının ise pek beğenip desteklediği ‘haşema yasağı,’ güvenlik devleti ideolojisinin vardığı noktanın, dünyanın delirdiğinin ve ‘insan haklarından’ ödün veren ‘yerli ve milli’ uygulamaların en vahim ve somut örneklerinden. İşte asla ‘yerli ve milli’ olamayacak insan hakları kavramı, bu nedenle yaşamsal…