MURAT SEVİNÇ
Türkiye sağının muhtelif renklerinin zaman zaman harladığı bir ‘yerli/milli olma’ düşü vardır.
İmparatorluğun dağılma aşamasında, ‘vatanın neresi olduğu’ ve ‘ne yapılması gerektiği’ yönünde düşünce üreten Osmanlı münevverinin temel sorunsalı, devleti kurtarmaktı. 19. yüzyılda, gerek Tanzimatçıların gerekse Yeni Osmanlılar ile başlayıp devam eden süreçteki kalemlerin ana kaygısı, ‘kurtarma’ isteğiydi. Osmanlı’nın, tüm kıtayı saran milliyetçilik akımının etkisiyle Yunan isyanıyla birlikte Batı’daki toprakları kaybetmeye başlaması, ‘elde kalanla’ ne yapılabilir/kurulabilir sorusunu giderek daha yakıcı biçimde gündeme getirmişti.
Eski ‘usullerden’ vazgeçme yanlısı Fuat Paşa’nın da, Tanzimat’ı ilan etmiş Mustafa Reşit’in de, düşünce yaşamını ‘yeni’ kavramlarla tanıştıran Şinasi’nin de, bir yandan dini üsluba ağırlık verirken diğer yandan parlamentarizm ve meşrutiyet özlemini dile getiren Ali Suavi’nin de, Fransız III. Cumhuriyet Anayasasını (1875) beğenirken Şeriat’tan da söz eden Namık Kemal’in de, batılılaşmacı Ziya Paşa’nın da, ilk anayasamızın mimarı Mithat Paşa’nın da amaçları, devleti kurtarmak için çeşitli yollar önermekti.
Balkan Savaşları ardından Osmanlı, ‘anavatan’ını kaybetme travması yaşayınca elde, kurucu unsur Türklük, ittifak yapılması zorunlu Kürtlük ve tabii İslam/Sünnilik kaldı. 1921 Anayasası’nda Kürtler’e verilen umut 1924 Anayasası’yla geri alınarak, ‘ulus devlet’ ilkesine dayanan ‘üniter idari’ yapı kuruldu. Ardından asimilasyon. Ve olmayanları, yok etme siyaseti. 1924 sonrası inşa edilmeye çalışılan yurttaş tipi o güne dek süren tartışmaların ‘karma’sını esas alarak, tüm ‘istisna’ ve ‘reddetmeler’ bir yana bugün dahi Türkiye’de hâkim ortalama yurttaş bilincini/tipini yarattı: Elhamdülillah Müslüman, tabii ki Türk, ziyadesiyle Avrupai…
Buna mukabil, okumuş kesimin ‘devlet kurtarma’ kaygısı ile ‘Biz aslında kimiz?’ soruları güncelliğini her zaman korudu. 1960’lardan itibaren işin içine (1940’larda CHP-DP işbirliğiyle ezilen) ‘sol düşünce/eylem’ ile ‘siyasal İslam’ ve ‘partileşen milliyetçi hareket’ de girince, ‘devlet’i koruma kaygısıyla hareket edenlerin düşman ve müttefikleri de çeşitlendi. Partileri ‘devlet refleksi’yle kapatılan siyasal İslamcılar, söz konusu ‘sol ile mücadelede’ olduğunda, ‘Ülkücü’ hareket ve ‘devlet’ hizasında olmakta duraksamadılar.
Haliyle, Milli Görüşçülerin solculara saldırdığı günlerden bugüne miras kalan siyasal hareket için ‘yerli’ ve ‘milli’ olmak, yalnızca ‘Batılı/Avrupai’ olmanın eleştirisi değil, aynı zamanda gâvurun en berbat icatlarından ‘sol’ karşıtlığını da içeriyor. Türkiye milliyetçi-mukaddesatçı siyasetçi için bugün dahi en büyük nefret objelerinden biri ‘Affedersiniz Ermenilik’ ise diğeri, sol/sosyalizmdir. Kenan Evren’in 12 Eylül 1980 Cuma günü yaptığı darbe konuşmasında sol akımları ‘bir takım sapık/bölücü ideolojiler’ olarak tanımladığını hatırlatmakta yarar var. Hani şu cenazesine gitmeye çekindikleri Kenan Evren!
Her neyse… Bu kadar laf kalabalığının nedeni, ‘yerli ve milli’ tartışmasının kökenlerinin ta 19.yüzyıla, ‘Hem din olsun hem de Batılı kanun ve peşi sıra nizam’ denilen günlere dek uzandığını, belli bir tarihten sonraysa ‘çeşitlendiğini’ anlatabilmek.
Ya bilmiyor ya çarpıtıyorlar
Bugün muktedirler, anayasa tartışmasıyla uzak yakın ilgisi olmayan bir ‘şey’i sürdürmeye çalışırken, sıklıkla ‘millilik’, ‘yerlilik’, ‘Türk tipi’ ifadelerine başvuruyor. Böylesi garabetleri yutturabilmek için de tarihsel referansları kullanıyor, ancak sözü edilen referansları ya bilmiyor ya da bildiklerini düşündüklerini çarpıtıyorlar. Ne Bizans-Asya-Selçuklu nitelikleri taşıyan Osmanlı sloganlaştırdıkları hukuk sistemine sahipti; ne Batılı/din dışı yasaların nakli Atatürk dönemiyle başladı; ne de zamanındaki ‘yerlilik’ tartışması düşledikleri şekilde yapıldı.
Adını huşu içinde andıkları panislamist II. Abdülhamid dahi, 1876’da kabul edilen ilk anayasa hazırlanırken Fransız anayasalarını çevirtmiş, taslağı hazırlayan komisyon Belçika, Prusya vs. anayasalarından esinlenmişti. 1921 Anayasası’nın kurduğu meclis hükümeti sisteminin esin kaynağı, Fransız devrimcileriydi. 1924 Anayasası, gerekçede yazdığı gibi ‘belli başlı memleketlerin anayasa müesseseleri de’ göz önünde tutularak hazırlanmıştı. Ha keza 1961 Anayasası, bazı ‘günah’larına karşın, döneminin en ileri/demokratik/Batılı metinlerinden biriydi. Ezcümle, 1982 faşizminin ürününü bir yana koyarsak (ki yarısından fazlası değişti), toprağımızın anayasal gelişmeleri, ‘yerli’ ve ‘milli’ zırvalarını hak etmeyecek ölçüde Batıcı ve Batılıdır.
Sistemin adının hiçbir önemi yok
İstedikleri ve istemediklerinden, herhalde ‘Eminiz’ artık. Neyse ki ‘Ama niyet okuyorsun’ diyen aklı evvel kalmadı şu aralar! İstedikleri, tek kişi çevresinde kümelenmiş bir ‘sadık’ yönetenler ekibinin iktidarının sürmesi. Bunu sağlayacak sistemin adının hiçbir önemi yok. İstemedikleri, batılı ilkelere dayanan ve iktidarın sınırlanıp dengelendiği, yerelin güçlendirildiği bir yapının varlığı.
Tek kişi ya da ideolojiye memleketi teslim edecek anayasada ‘din’in olması, hedeflerden biri. 1924 Anayasası’nın ilk şekline (devletin dini, din-i İslamdır) duydukları merakın gerekçelerinden biri bu. Hâl böyleyken ‘millilik’ yalnızca milliyetçiliği değil, ümmet birliğini/desteğini ve sol karşıtlığını anlatıyor ve o ölçüde, kullanışlı. Eğer niyetlendiklerini yapabilirlerse, propagandayı ‘İslam’a mı karşısınız’ üzerine kuracaklar muhtemelen. Peşi sıra, yine büyük tarihsel arzuları olan Ayasofya, belki de sonrasında İstanbul’un başkent olması gündeme gelecek. Şimdi değil tabii. Nihayetinde!
Olur olmaz, başarırlar başaramazlar, bunları yaşayarak göreceğiz. Mesele, hiçbir zaman yerli ve milli olmayı ‘ana hedef’ yapmamış anayasacılık geleneğimizi ters yüz edip ‘anayasacılık açısından değeri olmayan kavramlar’ı dolaşıma sokarak yol alma çabasının saçmalığı ve hiç kuşkusuz neden olduğu/olacağı büyük bunalımlar.
Hedef tek adam anayasası
Anayasa’nın işlerine gelmeyen hükümlerini ve engel gördükleri tüm hukuk kurallarını çiğnemekte bir an olsun duraksamayanların, ‘oğlan bizim kız bizim’cilerin ‘demokratik ve sivil’ anayasa propagandasına kanan, ciddiye alan aklı başında yurttaş olduğunu sanmıyorum. Ancak bu gerçek, 2016 yılında 19.yüzyıldan daha geride bir anayasa/yasa yaklaşımıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Yinelemekte yarar var: Yerli ve milli anayasa ile kastedilen, içinde ‘din ve milliyetçilik’ olan bir ‘tek adam’ anayasası. 367 vekilden çoğuna duyulan ihtiyacın nedeni de bu. Gerisi boş laf…
Hazır ‘yerli, milli ve Türkiye’ye yaraşır anayasa’ demişken; yazı, ‘yüce Türk milletinin yüzde 91’inin iltifatına mazhar olan’ Kenan Evren’in 12 Eylül 1980’de yaptığı konuşmada yer alan saptamalarından biriyle sona ersin: “Türk Silahlı Kuvvetleri… Türk toplumuna yaraşır bir anayasa ve seçim kanunu ile partiler kanunu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yapmayı müteakip insan hak ve hürriyetlerine saygılı, millî dayanışmayı ön plana alan sosyal adaletti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, lâik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir…”
Görüldüğü üzere, temennide değişiklik yok. Aynı hüsnüniyet…