MURAT SEVİNÇ
TDK ‘merhamet’i şöyle tanımlıyor: ‘Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.’
Diyanet İşleri Başkanlığı ise web sayfasında, ‘gökyüzünden yeryüzüne yayılan bir değer’ olarak sunmuş sözcüğü. DİB’ye göre dünya ‘merhamet yasası’yla ayakta durmaktadır; çünkü yaratılmışlık tüm varlıklar için bir ‘zayıflık’ olduğundan, merhamet olmadan yaşam olmaz: ‘Yaratılan hiçbir varlık kendi varoluşunun ve bütünlenmesinin temelini kendinde bulamaz. Kendi hayat ve kemal garantisini kendi kendisine sağlayamaz. Yardıma, korunmaya, ilgi ve desteğe başvurmadan varlığını koruyup geliştiremez. Onun için herkes ve her şey merhamete muhtaçtır… Merhamet, herkesin iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymadır… Merhametin karşıt anlamları; sertlik, acımasızlık, alaycılık, zalimlik, kıskançlık, soğukluk, ilgisizlik, yürek katılığı, bencillik ve duyarsızlıktır.’
Nişanyan sözlüğünde merhamet karşılığında, ‘acıma ve şefkat’ sözcükleri var. Arapça ‘rhm’ kökünden geliyor. Rahman, yani merhamet eden, Allah’ın sıfatlarından biri. Sesi çok güzel olan sözcüklerden ayrıca.
Fark var
Üzerine düşünmeli bu sözcüğün. Sanki ölçü biraz kaçınca, kibirli davranışın adı da olabilirmiş gibi gelmiyor mu?
Merhametin ‘kime’ ve ‘hangi koşullarda’ yöneldiği de önemli sanırım. Bir ‘insan’a yönelik merhamet ile bir ‘serçe’ye yönelenin nedeni aynı mı?
Birinin kötü duruma düşmesi durumunda hissedilen iç burkulmasını düşünelim mesela. Sık yaşadığımız bir durum değil mi? En sevmediğinizin dahi başına tatsız bir iş geldiğinde, örneğin kendisini rezil ettiğini düşündüğünüzde, bir rahatsızlık hissetmiyor musunuz? Ediliyor ama bu rahatsızlığın kaynağı olan duygu ile tümüyle sevgi ve şefkatten kaynaklanan ‘can yanması’ arasında fark var. Yolda yaralı bir hayvanla karşılaşıldığında duyulan kaygı, üzüntü, telaş ve mutlaka bir şey yapma arzusu, merhametten kaynaklanıyor kuşkusuz.
Merhamet/şefkat sözcüğü üzerine kafa yorulduğunda can sıkıcı gelen, yukarıda sözü edilen sınırı hızla aşma olasılığı. ‘Kibir’, ‘küstahlık’, ‘bencillik’ durumları ile arasındaki farkların, bir anda ortadan kalkabilmesi. İşin içine ‘acıma’ duygusu girdiğinde, ‘acıyan’ ile ‘acınan’ arasındaki ilişkiyi düşünmek durumundayız ister istemez. Merhamet için ‘acımak’ bir zorunluluk olmasa gerek. Bu duyguyu yaşamadan da ve hatta acımayı reddederek de, bir insanın içinde bulunduğu ‘kötü’ durumdan rahatsızlık duymak mümkün. Buna mukabil, verilen tüm tanımlarda da, ‘acımak’ sözcüğü var.
Acımak, ister istemez üstünlük duygusuyla kol koladır. Algınız doğru ya da yanlış olabilir, ancak sizden daha kötü durumda olana acımak, ancak kendinizin daha iyi/güçlü durumda olduğunuz ‘varsayımıyla’ mümkündür. Tabii daha iyi koşullara sahip olduğunu düşünen biri diğerine, ‘eşit’ olmak için el uzatabilir. Ya da o kişinin, kendisi olmadan var olamayacağı, onu bu durumdan ancak kendisinin kurtarabileceği varsayımıyla. İkincisi merhamet değil, kibirdir. Eşit olmayı değil, yalnızca ‘muhtaca yardım etmeyi’ hedefliyordur. Bu ‘kibirli’ yardım, el uzatılanın ‘mağdur’ değil, ‘muhtaç’ olduğu tespitinden hareket eder. Ve tabii buradaki merhamet, artık içinde eşit olma talebini barındıran bir duygu değil; açıkça bir muktedirin bir muhtaca uzattığı kibirli elin merhametidir.
Bu kadar gevezeliği neden mi yapıyorum? Son zamanlarda sık duyar olduğumuz bir sözcük haline geldi merhamet. Siyaset ve özellikle medyada.
Ne kadar bahşederlerse, o kadarıyla yetineceğiz diye düşünüyorlar
Önce şunu söylemek isterim. Havuz medyası denilen yerdeki insanları, yazdıkları gazete sayfalarında hemen hiç okumadım. Basit gerekçelerle. Her durumda ne yazacakları belli, çok sıkıcı ve yalancılar, hayat kısa. Üç günlük dünyada bu üçkâğıtçıları takip etmek dışında yapacak daha iyi şeyler olduğu kanısıyla. Ancak ne yazık ki tam olarak kaçamıyor insan. Çünkü takip ettiğiniz haber siteleri/gazeteler, sayfalarının bir kısmını mutlaka bu isimlerin ‘mucizeler’ine ayırıyor. Yazıları okumasanız da ne dediklerinden haberdar oluyorsunuz. Yıllar öncesinde Serpil Çakmaklı ve Banu Alkan’ı ya da Hülya Avşar ile Gülben Ergen’i de takip etmezdik ancak aynı yolla, aralarındaki polemiklerden haberdar olurduk! İşte bunun gibi bir şey. Şimdi de ‘Tuğçe Kazaz, Etyen Mahçupyan, Niran Ünsal, Ali Bayramoğlu vb. ne demiş?’ haberlerine maruz kalıyoruz.
İşte bu tayfanın yazdığı gazetelerden birinin silahşorlarından olan yazar, bir süre önce Ahmet Hakan’ı tehdit etmişti biliyorsunuz. ‘Seni sinek gibi ezeriz… merhametimizle yaşıyorsun’ nevi bir şeyler zırvalamıştı. Bir süre sonra Hakan evinin önünde saldırıya uğradı. Tercih ettiği sözcük ‘merhamet’ idi. Bir yurttaşı sinek gibi ezmemelerinin nedenini, böyle açıklamıştı. Merhamet sahibi oldukları için.
Birkaç gün önce de, bir canlı yayın öncesinde cumhurbaşkanının karşısına çıkacak ‘seçmece’ köşecilerin, devlet başkanı danışmanıyla ‘mikrofona takılan’ konuşmaları yayınlandı. Danışman olarak görevlendirilen bir şahıs, bazı kanalların sansürlenmesinden söz ediyor. Zamanında ‘Şunların kanallarını TÜRKSAT’tan çıkaralım’ demiş; bakan ‘Ya çok laf olur’ demiş vs… Tam o esnada, havuzun belli ki en seçkin düşünce insanlarından biri olan kadın gazeteci lafa girip ‘Katılıyorum, çok merhametli gidiliyor’ buyuruyor. Harika bir sohbet! Basına sansürü yasaklayalı yüz küsur yıl olmuş bir memlekette, havuzcular oturmuş, devlet başkanını beklerken bazı basın organlarına sansür koymaktan söz ediyor. Durumun gerçek üstülüğü bir yana, kadın gazetecinin tercih ettiği sözcük, yine ‘merhamet.’
Belli ki bu insanlar, kendileri gibi olmayanların, kendi merhametleriyle nefes alabildiklerine iyice inanmış durumda. Buradaki merhamet sözcüğünde, ‘iyilik’ kaynaklı bir şefkat hissi bulmak mümkün mü? İnsanı çileden çıkaran kibri hücrelerinize dek hissediyorsunuz değil mi? Ahmet Hakan, o zibidi merhamet ettiği için sinek gibi ezilmiyor. Bazı TV kanalları hala bir iki yerde izlenebiliyorsa yani henüz ‘sansürlenmemişse’, bunu muktedir ve pervanelerinin ‘merhamet’ine borçluyuz. Ne kadar bahşederlerse, o kadarıyla yetineceğiz. Böyle düşünüyorlar.
Arınç’a bile gösterilmiyor
Tabii şaşırtıcı olduğundan ya da söz konusu malzemeden başkaca bir beklentim olduğundan yazmıyorum bunları. Çok çarpıcı olan, AKP’nin yıllardır benimsediği siyaset yapma şekliyle yandaşlarının nasıl hemhal olduğunu gözlemlemek.
Havuzcuların ‘merhamet’ dediği, partilerinin uzun yıllardır hukuk/siyasetten anladığı şey aslında. Örneğin 2010 anayasa değişikliği soytarılığından hemen önce bir AKP’li bakan, değişikliklerin içeriğine dair kaygılar sorulduğunda ‘Karşı tarafı da memnun edecek bazı şeyler yapacağız’ deyivermişti. 2010 dalaveresi üzerine TBMM görüşmelerinin her anında aynı kibir hissedilir.
Ya da örneğin şu Kürtçe eğitim meselesi. Bilmem kaç yılın sonunda, anadilde eğitim talep eden insanlara ‘Yav TRT şeşi açtık ya’ denilmesi. Bahşettiler ya, temel hak talebi de neymiş!
Köprü, çift yol, havaalanı bahşediyorlar, ama anlayan kim? Şimdi de tek başına iktidar talep ediyorlar ki anayasa bahşetsinler. Malum, kalabalıkta yapılmıyor bu meret, nerede çokluk orada…
İşte muktedirin bildik ‘tavrı’ olan bu dil, korkunç bir hastalık gibi yandaşlarını da esir almış durumda. Hiç sormuyorlar kendilerine doğal olarak, ‘Biz kimiz?’ diye. Ve öyle bir merhamet ki sahip oldukları, şu aralar Bülent Arınç’a dahi gösterilmiyor belli ki. Hani şu hükümet sözcüsü sıfatıyla ‘Parsel parsel sattı, ben de biliyordum ama partimin menfaatleri nedeniyle sustum’ deyiverip, ardından burası Türkiye olduğu için yaşamına kaldığı yerden devam edebilen Arınç. Hani şu TRT’den sorumlu olduğu günlerde, Erdoğan lehine yanlı yayın yapıldığı eleştirilerine, yüzü kızarmadan ‘Onlar kim başbakan kim!’ yanıtını verebilen Arınç. Biliyorsunuz, merhamet sözcüğünü en çok kullananlardan biri de odur.
Güzel ve tehlikeli
Merhamet, güzel ve tehlikeli bir sözcük.
Güzel, çünkü bir başkasının durumundan, yoksunluğundan duyulan rahatsızlık ‘eşitlik isteğine/mücadelesi’ne yol verebilir. ‘Hoşgörü’ ve ‘bağışlama’ ile birlikte anılırsa. Bu durumda, ‘erdem’ haline gelir.
Tehlikeli, çünkü bir başkasının muhtaç ya da güçsüz olduğu kanısından doğan ‘acıma’ hissi, acıyanı, kibri ölçüsünde acımasızlaştırabilir. Kibrin bir görünümü olan ‘acıma’, merhametin ‘maraz’ doğuracağından endişe duyar. Hâl böyleyse ‘acıma’, ‘acımasızlık’ ile kardeştir aslında.
Bu durumda, 2015 Türkiye’sinde, ilk anayasamızı yapmamızın üzerinden 139 yıl geçmişken, kendilerine benzemeyenlerin kendi merhametleri sayesinde var olabildiğini düşünen şuursuzlara ne demeli? ‘Zavallılar’ desek, ‘kibirli’ davranmış olur muyuz ki? ‘Zavallılık’ tespiti, ‘acıma’ duygusundan mı kaynaklanır? Demeyelim o zaman…