NUR BANU KOCAASLAN
nurbanukocaaslan@diken.com.tr / @nurkocaaslan
Tam dokuz gün boyunca sokağa çıkma yasağının uygulandığı, bu süre zarfında 21 sivilin öldüğü Cizre’ye gidiyoruz.
P24 koordinasyonunda bir grup gazeteci heyeti olarak Şırnak’tan yola çıktık. Yolculuğumuz ‘biraz’ olaylı geçecek, çünkü Şırnak AKP il binasını görüntülememizin akabinde bir ‘akrep’ tarafından durduruluyoruz.
Kağıtlar…

Biz aracın içinde beklerken öngörülebilir krizler için yanımızda bulunan avukat Veysel Ok, polise niçin orada olduğumuzu anlatmaya çalışıyor.
Konuşmanın duyamadığımız detaylarını daha sonra Ok’tan öğreniyorum: “Kağıtlar…ifade bu. Anlamadım ne kağıdı olduğunu çünkü kağıda ihtiyacımız yok. ‘Kağıtlar’ dedi yine. ‘Kağıt derken neyi ifade ediyorsunuz?’ dedim. Dedi ki ‘izin kağıdı’. İzin kağıdı gerekmiyor burası olağanüstü hal bölgesi değil, Türkiye’nin bir iline geldik. Sonra telefon açtı emniyete. ‘Sizi bırakamam, sizin ne işiniz var burada’ dedi. ‘Burası benden sorulur, bana sormadan buraya gelemezsiniz’ dedi, ‘Buraya gelip bizim hakkımızda niye haber yapmıyorsunuz, biz ölüyoruz burada. Üç kere kurşundan, bir kere mayından kurtuldum’ diyerek sitem etti.”
Yaklaşık 40 dakika süren beklemede bir esnaf bize çay ikram ediyor. “Başınıza bir şey geleceğini tahmin etmiştim” diyor.
Merkezden gelen ‘ılımlı’ polislerin birkaç kez “Yabancı gazeteciler hangi ülkelerden?” diye sorması dikkat çekici. ‘Bizim güvenliğimiz için’ şehre girişte haber vermemiz gerektiğini belirterek bizi bırakıyorlar. Diğer gazeteciler aynı polisleri dün gece kaldığımız otelde de gördüklerini ifade ediyor.
Merkezde yaşam normal

Nihayet Cizre’ye vardığımızda bizi tam bir ay önce dokuz günlük ablukada kalan kentin merkezinde normale dönmüş bir yaşantı karşılıyor. ‘YDG-H’ (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi) imzalı duvar yazıları eşliğinde, kaymakamlık binasının önüne kadar ilerlediğimizde sokakların dolu olduğunu görüyoruz, bir semt pazarı da gözümüze çarpıyor.

Bir sonraki durakta, çatışmaların yoğun yaşandığı Nur Mahallesi’nde ise başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Dar ara sokaklardan ilerledikçe, gözümüz bir mahalle sakini arıyor, ancak birilerini görebilmek neredeyse imkansız. Mahalleye girişse bir barikatı aşarak başlıyor.
Nur Mahallesi: Başka bir dünya

Mahalle meclisinin bana eşlik eden ismini vermek istemeyen bir üyesi, barikat önündeki taşların sokağa çıkma yasağının ardından taşındığını ifade ediyor. Neden sokakların boş olduğunu sorduğumdaysa çatışmaları hatırlatıyor, polis ise bir süredir mahalleye gelmiyormuş.

Geçişin ardından adeta savaştan çıkmış bir küçük cadde karşılıyor bizi. Tek tük görebildiğimiz insanlar buranın mahallenin ‘çarşısı’ olduğunu söylüyor. Ancak karşımıza çıkan manzara ‘çarşı’dan hayli uzakta. Sokağın ortasında ise patlayan bir mayının açtığı büyük bir çukur var. Savaşın yarattığı fiziki tahribat bir ay geçmesine rağmen gözle görülür vaziyette.
Bir esnafla konuşmaya başlıyoruz: “Devlet resmen evleri tarıyordu, görüyorsunuz, su depoları, trafolar, ihtiyaç olan şeylere yöneldiler. Burası benim işyerim. İşyerimi yanmış buldum, giyim mağazasıydı. Açalı bir ay olmuştu, mahvoldu daha siftah yapmadan. Şurası benim evim, darmaduman oldu. Şurada mayın patladı, çukur olan bölgede çeşmeler patladı. Oradan çıkan suyu kullanmak zorunda kaldık. Benim çocuğum var, hasta oldu, hastaneye götürdük. Midesi simsiyah olmuş, herhalde o sudan.”
‘Gençlerden şikayetçi değiliz’

Nur Mahallesi fakir bir mahalle, göç almıyor ve her aile birbirini tanıyor. Konu barikatlara ve YDG-H’ye geldiğinde ise ‘mahallenin çocukları’ vurgusu göze çarpıyor. Aynı esnaf, “Gençler kendilerini savundu dokuz gün boyunca. Millet şikayetçi değil gençlerden. Kendi ailelerini savundular” diyor.

Tam bu sırada yanımıza yaklaşan bir gence hendek ve barikatları soruyoruz. YDG-H’den ‘onlar’ olarak bahsedip, ‘Mahallenin çocukları. Herkesin de akrabası olur. Komşularımızın…hiç yabancı yok ki’ dese de, konuşma esnasında bazen de ‘biz’ sözü dikkat çekiyor: “Mahalle yönetimlerini destekliyoruz. Zaten desteklemesek burada kalamayız. Yani özyönetim ilan edilmezse burada halk bulunamazdı. Biz koruyoruz. Halkı koruyoruz, kendimizi de koruyoruz.”

Bizi mahallede gezdiren halk meclisi üyesi hendeklerin çözüm sürecinde bir kez kaldırıldığını, ancak 7 Haziran’daki sonuçla ortamın değiştiğini kaydediyor: “Normalde bu hendeklerin hepsini kaldırdılar. Bir söz vardı, o sözde herkes durdu, PKK de durdu, HDP de durdu. 7 Haziran akşamı burada kutlama oldu. Onun öcünü almaya geldiler buraya. Herkesin kendini savunmaya hakkı var. Buradaki bütün gençler halkın çocuklarıdır. Kimse istemiyor onların başına bir şey gelsin.”
‘Özyönetim ülke bölünmesi değil’

Cizre, halk meclislerince ‘özyönetim’ ilan edilen ilk dört noktadan biri, tarih 10 Ağustos. Diğerleri ise, Silopi, Şırnak ve Nusaybin’di. Çatışmaların fitilini ateşleyen, hendek ve barikatların kaldırılması amacıyla gerçekleştirildiği açıklanan sokağa çıkma yasağına yol açan bu ilan, birçok kesime göre gerilim atmosferini daha da tırmandıracak bir adım demekti.
İlk dört özyönetim açıklaması KCK tarafından “Silopi, Cizre, Nusaybin ve Şırnak halk meclisleri bundan sonra devlet kurumlarını tanımayacaklarını ve onlarla hiçbir işlerinin olmadığını, kendi işlerini kendilerinin yapacağını; kendi öz yönetimlerini kuracaklarını ilan etmişlerdir. Öz yönetimlerine saldırıldığı takdirde meşru öz savunma haklarını kullanacaklarını açıklamışlardır” diye duyurulmuştu.
Özyönetim ilanlarını görevden alınan siyasetçiler izledi. Bunlardan biri de Cizre Belediye Başkanı Leyla İmret’ti.

Nur Mahallesi’nde aynı esnafa ‘özyönetim’den ne anladığını soruyorum. Şöyle cevaplıyor: “Özyönetim olması bölünmek demek değil ki, daha çok demokrasi. Kendi anadilini savunmak, bölge kaynaklarından yararlanmak, kendi vergisinin kendisine dönmesi, bunlara faydası var. Özyönetim Türkiye’den kopmak demek değildir, buradaki her insan da öyle düşünüyor. Biz kendi valimizi kendimiz seçelim, kendi bölgemizi kendimiz yönetelim. Gelen vergi halka dönsün. Geldiğinde her taraf çöp. Biz buraları yönetsek bu tepelerimize her yere ağaç dikeriz. Biz de insan gibi yaşamak isteriz. Biz de katılıyoruz mahalle meclislerine.”

Peki seçimlerden ne umuyorlar? Yanıtlıyor: “CHP-HDP bir koalisyon yapsa belki barış gelebilir. Şu an herkes o düşüncede. AKP’den umudu kestik. Millet şu an o düşüncede. AKP silindi artık.”
Bir yanımız barikatlar, bir yanımız çatışma izleriyle kaplı bomboş bir cadde. Barikatların neden boş olduğunu soruyorum gence, “Geceleri geliyorlar. Gündüzleri durmazlar” diye yanıtlıyor.
34 genç dağa çıkmış

Sokaktan ayrılıp mahallenin bir başka noktasındaki mahalle meclisine geçiyoruz.
Burada görüştüğümüz Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç, son dönemde 34 aileden gencin dağa çıkarak PKK saflarına katıldığı bilgisini veriyor ve ekliyor: “Bu sadece görünen yüzü. Belki 100’ü de çıkmıştır. Gençler bu işin Erdoğan’a ‘Benim hakkımı ver’ demekle olmayacağını düşünüyor. Havuz medyasında diyor ya ‘PKK’nın inine indik’ diye, diyelim ki 50 kişiyi bu ay içinde öldürdüler, bilmiyorlar ki aynı ay içinde belki 200’ü dağa çıktı.”