Konut bir meta olarak görüldükçe sermayesi olan kesimler açısından bir spekülatif yatırım aracına dönüşmektedir. Birikimleri olanlar sürekli değer artış beklentisiyle al sat yaparak kazanç sağlamak ya da yükselen kira fiyatlarından rant sağlamak amacıyla konuta yatırım yapmaktadır.
Bu durum bir yandan emlak balonu ve konut krizlerini tetikleyerek 2008 krizi akabinde olduğu gibi milyonlarca konuta finansal kurumlarca el konulmasına yol açarken öte yandan emekçileri mülksüzleştirip yaşam boyu kiracı durumuna sürüklemektedir. Bugün tüm dünyada ev ve gayrimenkul giderek az sayıda emlak şirketi, gayrimenkul ortaklığı ve gayrimenkul zenginlerinin elinde tekelleşmektedir.
Örneğin neoliberalizmden bu yana AB ülkelerinin genelinde sosyal konutun toplam konuta oranı yüzde 7-8’lere kadar düşerken Almanya’da yüzde 3’lere kadar düşmüştür. Bu konutlar milyonu aşkın konutu portföyünde tutarak işleten/kira geliri elde eden az sayıda emlak devinin mülkiyetine geçmektedir. Benzer eğilimler bütün kapitalist ülkelerde işlemektedir.
Türkiye son 25 yılda önceki 77 yılı aşan konut üretmiş olmasına ve nüfus artış hızının yine aynı döneme göre oldukça düşmüş olmasına rağmen çeşitli istatistiklere göre bu dönemde kiracı oranı yüzde 20’lerden yüzde 30’ların üstüne çıkmıştır, ev sahipliği oranı yüzde 65’lerden yüzde 55’lere doğru düşmüştür. Yani dağa taşa konut yapıldığı ve şehirleri gökdelenlere gömülen ülkemizde yapılan yığınla konutu ihtiyacı olanlar değil gayrimenkul zenginleri almaktadır…
Barınma bir haktır ve emekçiler bu hakkı mücadele ederek büyük bedellerle kazanmıştır.