Kürtler, devlet şiddeti karşısında tedricen devletten umudunu keserek devletsizleştiler. Tahir Elçi katledildiğinde sayın Demirtaş’ın “devletsizlik” ten kastını biraz bu minvalde okumuştum. O gün Demirtaş’ın izah ettiği devlet formu, Kürtlerin kendilerine ait olması gereken bir devletten öte, kendilerinin sandığı devletin sert pratikleriyle yüzleştiğinde içine düştükleri hayal kırıklığının yaşattığı devletsizlik duygusuydu. O duygu, bin yıllık kardeşliğin, ortak yaşamın, dostluğun, komşuluğun büyük kopuşa sürüklendiği patlama anıydı.
Kürtler, eski devletin Kürdü insanlıktan çıkarmaya çalışan stratejisine karşı zorunlu olarak silahlanıp “yasanın dışında” çözümler aramaya başlamıştı. Devlet ise bugün küresel ve bölgesel savaş uğultusunun kuşatması altında, dün savaşta olduğu gibi bugün barışta da aldığı inisiyatifle Kürtleri yeniden “yasanın” içine davet ediyor.
Kürt halkının temel kaygısı şu: Devlet barış yerine bir şeyden kurtulmaya mı çalışıyor, yoksa elinde gerçekten bin yıllık kardeşliğin, ittifakın eşit hukuk temelinde güncelleyeceği yeni bir ortak yaşam planı mı var? Devlet yeni bir oyun kurgulayarak savaş uğultusunu atlatmaya mı çalışıyor, yoksa gerçekten kapıdaki büyük riskler karşısında yeni bir Kürt-Türk mutabakatı mı hayata geçiyor?
Asıl can alıcı soru şu: Devlet Kürtlerle yüzleşecek mi, gerçekten Kürtlerin devleti olacak mı? Bu sorulara henüz doyurucu cevaplar verilmiş değil.
Barış, yüz yıldır üzerimizde dolaşan tozun-toprağın yere inmesi, temiz bir hava alabilme olasılığı olarak kapımızda duruyor; kapıdaki barışı bekletmek ölümcül olur. O halde tarafların savaş uğultusu atmosferinde yapabilecekleri en makul hamle, bir an önce barışı kurumsal bir formun içine yerleştirmektir. Halkların umudu, savaş uğultusunun giderek yükseldiği bir eşikte büyük barışın kurulması ve bin yıllık kardeşliğin somut adımlarla tahkim edilmesi yönündedir.
Haftaya savaş uğultusu ablukasında Kürtlerin hukuksal beklentilerine odaklanacağız.