Çehov’un ‘Üç Kız Kardeş‘ oyununda Olga, Maşa ve İrina yıllardır Moskova’ya dönmenin hayalini kurar. Yaşadıkları taşra şehrinde günler geçer; insanlar gelir gider, aşklar başlar, hayal kırıklıkları yaşanır. Fakat onların zihninde daha canlı, daha anlamlı bir hayat başka bir yerde beklemektedir. Moskova artık yalnızca bir şehir değildir. Hayatın nihayet başlayacağı yerdir.
İnsanın içini acıtan yalnızca üç kız kardeşin Moskova’ya gidememesi değil, oraya gidene dek geçen zamanı bir ara dönem gibi yaşamasıdır. Aslında bu duygu birçoğumuz için hiç de yabancı değil: Şu borç bitsin, çocuk biraz büyüsün, sağlığım düzelsin, kilo vereyim, biraz para biriksin, bu sınavı geçeyim, işler sakinleşsin, doğru insan karşıma çıksın… Sonra rahatlayacağız. Sonra hayat başlayacak. Sonra gerçekten yaşayacağız.
Tabii ki daha iyi bir geleceğe inanmak, zor zamanlarda insanı ayakta tutabilir. Yalnız umut ile hayatı geleceğe rehin vermek arasında ince bir çizgi var. İşin asıl acı kısmı şu: Kimi zaman Moskova’ya hiç varamıyoruz, kimi zaman varsak bile orada hayal ettiğimiz hayata kavuşamıyoruz.
Bir ağrı kesici: gelecek

“Bu da geçecek” cümlesinin bu kadar güçlü olmasının bir nedeni var. İnsan sadece yaşadığı sıkıntıdan değil, o sıkıntının ne kadar süreceğini bilememekten de yorulur. Bir problemin ne zaman çözüleceğini bilmemek zihinde problemden daha büyük bir yer kaplar; ileride bir bitiş noktası görebilmek ise ona bir sınır çizer. Tedavi bitecek, çocuk büyüyecek, borç kapanacak, yasın ilk keskinliği hafifleyecek, alınan kilolar verilecek… Henüz hiçbir şey değişmemiş olsa bile değişebileceğine inanmak bugünün ağırlığını azaltabilir.
Umut bu anlamda hoş bir duygudan fazlasıdır; ruhsal bir dayanma biçimidir. Charles Snyder’ın umut üzerine çalışmalarında da vurguladığı gibi, umut yalnızca iyi şeyler olacağına inanmayı değil, ileride bir yol bulunabileceğine ve o yolda ilerleyebileceğimize dair inancı da içerir. Çaresizliğin en ağır taraflarından biri çıkışın görünmemesiyse, “Sonra…” dediğimizde zihinde küçük bir çıkış levhası belirir. Karanlık hâlâ oradadır ama artık sonsuz görünmez.
Geleceği düşünmeyi başlı başına hastalıklı bir kaçış gibi görmek bu nedenle haksızlık olur. Bazen önümüzdeki haftayı, ayı, yılı düşünebilmek gerçekten bir ağrı kesici gibi çalışır. Ağrı kesicinin işi küçümsenecek bir iş değildir; zor bir dönemden geçerken hareket edebilmemizi sağlar. Sorun, geleceğin bugünü taşımamıza yardım etmesinde değil, bugünü sürekli askıya almaya başladığımızda ortaya çıkar.
“Sonra daha iyi olabilir” cümlesi fark edilmeden “Ancak o zaman iyi olabilirim” cümlesine dönüşebilir. İlkinde gelecek bir ihtimaldir; ikincisinde bugüne konmuş bir yasak. İnsan artık daha iyi koşullar istemekle kalmaz, kendisine iyi olma iznini de o koşulların gerçekleşeceği tarihe bırakır. Takvimde görünmeyen bir randevuya kadar hayat bir bekleme salonuna dönüşür.
Mutluluğun önündeki ‘eğer‘
Bir şeyi istemek ile ona ruhsal bir görev vermek aynı şey değil. “Bir evim olsun istiyorum” dediğimizde bir arzumuzu tarif ederiz; “Evim olursa artık güvende hissedeceğim” dediğimizde ise o eve dört duvarın taşıyabileceğinden daha ağır bir yük bindirmiş olabiliriz. Bir ilişki sevilebilir olduğumuzun kanıtına, para kaygısızlığın garantisine, bedendeki bir değişim kendimizle barışmanın şartına dönüşebilir.
Bazı hedefler bu yüzden gerçekleşmeden önce gözümüzde büyür. Onlardan yalnızca hayatımızdaki bir parçayı değil, içimizde yıllardır çözemediğimiz başka şeyleri de düzeltmelerini bekleriz. “Şu olursa…” diye başlayan cümlenin ardında görünmeyen ikinci bir cümle vardır: “O zaman artık böyle hissetmeyeceğim.” Bir dış koşula iç dünyamızın tamir işini verdiğimizde, o koşul olduğundan daha kudretli hâle gelir.
Daniel Gilbert ve Timothy Wilson’ın ‘duygulanımsal öngörü‘ üzerine çalışmaları, gelecekte yaşayacağımız olayların bizi ne kadar yoğun ve ne kadar uzun süre etkileyeceğini tahmin ederken yanılabildiğimizi gösteriyor. Bunun gündelik hayattaki karşılığı tanıdık: Çok istediğimiz şey olduğunda sevinebiliriz, fakat bir süre sonra yeni hâlimiz de sıradanlaşır. Yeni evin de bozulan musluğu vardır. Çok istediğimiz işin de pazartesi sabahı. Büyük bir arzunun gerçekleşmesi, gündelik hayatın küçük sürtünmelerini ortadan kaldırmaz.
Daha sarsıcı olan, bazen kendimizi de değişmiş bulmayı beklememizdir. İstediğimiz yere vardığımızda daha sakin, daha özgüvenli, daha cesur, daha huzurlu biri olacağımızı varsayabiliriz. Oysa adres değişir, maaş değişir, beden değişir, medeni durum değişir; insan kendi geçmişini bavuldan çıkarıp yeni hayatının dolabına yine yerleştirir. Sonra şaşkınlık gelir: “İstediğim oldu. Ben neden hâlâ benim?”
Madem bir hedefin gerçekleşmesinin bizi baştan yaratmadığını hayat defalarca gösteriyor, neden önümüze yeni bir ‘eğer‘ koymaya devam ediyoruz? Bunun cevabı yalnızca gelecekte ne bulmayı umduğumuzda değil, beklerken neden korunuyor olabileceğimizde de saklı.
Beklemenin getirisi
Gerçekleşmemiş hayatın önemli bir avantajı var: Henüz hayal kırıklığı yaratmamıştır. Bir gün yazılacak kitap kötü değildir. Doğru kişiyle kurulacak ilişki henüz yorucu, sıkıcı ya da incitici olmamıştır. ‘Şartlar düzeldiğinde‘ başlanacak işte başarısız olunmamıştır. Başka bir şehre taşınınca kurulacak hayat henüz yalnızlık getirmemiştir. Gelecek, gerçekliğin henüz el sürmediği bir oda gibidir; içinde her şey istediğimiz yerde durabilir.
Beklemek bu nedenle kimi zaman incelikli bir kaçınma biçimine dönüşebilir. Başlamak, ihtimallerden birini seçmek demektir; seçmek ise diğerlerinden vazgeçmeyi gerektirir. Bir ilişkiye girdiğimizde hayalimizdeki bütün ilişkileri, bir mesleği seçtiğimizde yaşayabileceğimiz başka hayatların bir kısmını geride bırakırız. Gerçeklik seçenekleri azaltır. Beklemek ise kapıları açık tutar; bu da özellikle hata yapmaya, başarısızlığa ya da pişmanlığa tahammülü düşük biri için güvenli hissettirebilir.
Mükemmeliyetçilik yalnızca ‘en iyisini yapma‘ çabası değildir. Bazı insanlar için kusurlu bir sonuçla karşılaşmaktansa sonucu geciktirmek daha katlanılabilir olabilir. “Henüz hazır değilim” cümlesi de her zaman hazırlıkla ilgili değildir. Bazen insan kendisiyle ilgili bir ihtimali korumak ister: Yaparsam başarısız olabilirim; yapmazsam hâlâ başarabilecek biri olduğuma inanabilirim.
Gelecekteki kendimize karşı da şaşırtıcı ölçüde cömertiz. Bugünkü hâlimiz yorulur, korkar, kararsız kalır; yarınki hâlimiz nedense daha disiplinli, daha cesur, daha düzenli olacaktır. Pazartesi başlayacak, yazın kendine zaman ayıracak, çocuklar büyüyünce yeniden kitap okuyacak, emekli olunca gezecek, işler sakinleşince hobi edinecek, doğru koşullar oluşunca cesaret edecektir. O hayali kişinin kusursuz görünmesinin basit bir nedeni var: Henüz hiçbir gerçek gün yaşamamıştır.
Dolayısıyla beklemek yalnızca bizi istediğimiz yere götüren bir koridor değildir; bazen koridorun kendisi de işe yarar. İçeri girmediğimiz sürece, içeridekinin kusursuz kalmasına izin verir. Yalnız burada önemli bir sınır var: Her kapının önünde duran insan, içeri girmekten korktuğu için beklemiyor.
Her ‘sonra’ zihinde doğmaz
Bir insan kirasını ödeyemiyorsa “Para kazanınca rahatlayacağım” demesi, mutluluğunu yanlış bir şarta bağladığını göstermez. Şiddet gördüğü evden çıkmaya çalışan birine bugünün içinde huzur bulmasını söylemek acımasızlık olur. Ağır bir tedavinin bitmesini, bakım yükünün hafiflemesini, iş bulmayı, bir davanın sonuçlanmasını ya da güvenli bir yere geçebilmeyi bekleyen birinin önünde yalnızca zihinsel bir engel yoktur. Bazen kapı gerçekten kilitlidir.
Psikolojik açıklamaların baştan çıkarıcı bir tarafı var: Hayatın karmaşasını insanın içinde çözülebilecek bir probleme dönüştürebiliyorlar. Para yetmiyorsa kaygıyı yönetmek, koşullar ağırsa daha dayanıklı olmak, bir şeylerden mahrumsak bakış açımızı değiştirmek gerekiyor gibi. Böyle anlatıldığında, yaşadığımız koşulların üzerimizdeki etkisi kolayca gözden kaçabiliyor. Oysa bazı acıların kaynağı düşüncelerimiz değil, başımıza gelenlerdir. Her sıkıntının çözümü insanın kendi içinde değildir.
Yalnız iş burada da bitmiyor. Çünkü gerçekten ihtiyacımız olan bir şeyden, verebileceğinden fazlasını da bekleyebiliriz. Daha fazla paraya ihtiyacımız vardır ama o paranın içimizdeki bütün güvensizliği susturacağını da düşünebiliriz. Daha iyi bir ilişkiyi hak ederiz ama yeni bir ilişkinin eski değersizlik duygumuzu iyileştireceğini umabiliriz. Sağlığımızın düzelmesine ihtiyacımız vardır ama iyileştiğimiz gün, kaybettiğimiz zamanı da geri alacakmışız gibi hissedebiliriz. Dışarıdaki eksiklik gerçektir; ona yüklediğimiz anlam da. İkisini birbirinden ayırmak her zaman kolay değildir.
Daha iyi bir gelecek istemekten bu yüzden vazgeçmemiz gerekmiyor. Bazen insanı bir gün daha taşıyan, bir karar almaya ya da çıkış yolu aramaya götüren tam da o ihtimaldir. Belki kendimize sormamız gereken şudur: Beklediğim şey hayatımda gerçekten neyi değiştirecek, ben ondan içimde neyi değiştirmesini bekliyorum? “Sonra daha iyi olabilir” ile “Ancak o zaman iyi olabilirim” arasındaki çizgi tam da burada belirginleşiyor.
Çehov’un üç kız kardeşinin Moskova’ya gitmek istemesinde yanlış bir şey yoktu. Bizim de kendi Moskova’larımızdan vazgeçmemiz gerekmiyor. Bir borcun bitmesini, sağlığımızın düzelmesini, sevdiğimiz birine kavuşmayı, başka bir yere taşınmayı, çocukların büyümesini, biraz daha özgür olacağımız günleri bekleyebiliriz. Yalnız bütün bunları beklerken, içinde bulunduğumuz hayatı asıl hayatın provası sanmak başka bir şey.
Belki Moskova’ya varacağız, belki varamayacağız. Varsak bile orada bizi hayal ettiğimiz hayatın beklediğinin garantisi yok. Asıl yanılgımız Moskova’yı istemek değil, oraya varana kadar geçen zamanı hayattan saymamak olabilir.
Çünkü hayatın tuhaf bir tarafı var: Daha iyi günleri beklerken geçen günleri hesaptan düşmüyor.