Kadir İnanır bu dünyadan gideli neredeyse üç ay oluyor. Ölümünün ardından yazarken, ister istemez kendi hayatımızdan da geçen bir Kadir İnanır’dan söz etmiştim. Yeşilçam’ın en büyük erkek yıldızlarından biri. Karizmasıyla, ekran hakimiyetiyle, yakışıklılığıyla, en çok da o ‘hem yara hem de bıçak’ bakışlarıyla herkesin gönlünde kendine göre bir yer edinmiş dev bir aktör.
Efsane bu kadar büyük olunca raconda kusur kalmıyor: Kadirizm diye bir mevzu var mesela. Yalnız perdede değil gerçek hayatta da dönemin maço erkekliğini fazlasıyla sırtlanmış, sonra yıllar içinde oradan bambaşka bir yere yürümüş bir adamdan söz ediyoruz.

Kadir İnanır üzerine düşünürken kafamı en çok meşgul eden şey bu oluyor: İnsan bu kadar değişebilir mi, hele kendisine yıllarca bahşedilmiş güçten vazgeçerek gerçekten dönüşebilir mi? Kadir İnanır’ın son 27 yılını paylaştığı Jülide Kural’ın bu hikâyedeki yerinden de söz etmiştim yazıda.
Jülide Kural, kendi sözü, politik kimliği, mesleği, dünyası olan güçlü bir kadın. Soydan ya da güçten değil karakterinden, duruşundan kaynaklanan müthiş bir asaleti var.
Kadir İnanır’ın yıllar içindeki dönüşümünü tamamen Kural’a bağlamak her ikisine de haksızlık olur. Hem, içinde değişmek isteyen bir taraf yoksa güçlü bir erkeğin karakterini yerinden bir santim bile oynatmak mümkün olmadığından, hem de bir kadının görevinin bir erkeğin içindeki en iyiyi ortaya çıkarmak olduğu yollu cinsiyetçi klişeye düşmemek açısından.
Jülide Kural, sihirli parmaklarla, dediğim dedik bir maço kraldan yepyeni bir adam inşa etmedi. Büyük bir aşk, sevgi yaşadılar ve bu uzun ilişkinin dönüştürücü gücü Kadir İnanır’ın her tür mirası üzerinde çok etkili oldu.
Önceki yazımda manevi bir mirastan bahsetmiştim. Şimdi artık son vasiyetinin içeriğini de biliyoruz.
Kadir İnanır, 2022’de Beyoğlu 48. Noterliği’nde sağlık raporu alınarak ve iki tanığın huzurunda düzenlediği vasiyetinde otomobillerinden gayrimenkullerine, banka ve yatırım hesaplarından sanat eserlerine, alacaklarından telif haklarına kadar maddi ve manevi tüm servetini Jülide Kural’a bırakmış. Kural hayatta olmazsa mirasının İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Nesin Vakfı arasında eşit olarak paylaştırılmasını istemiş.
Günlerdir Kadir İnanır’ın mal varlığı üzerine konuşuluyor. Aslında vasiyetin bana en az malvarlığı kadar önemli gelen bir başka tarafı var. Kadir İnanır yalnızca sahip olduklarını değil, ölümünden sonra kendi hikâyesine dair tasarrufu da Kural’a bırakmış. Hayatının belgeselleştirilmesi, adına dernek, vakıf, park ya da sanat merkezi kurulması gibi girişimlere ilişkin izin ve telif haklarının da onda olmasını istemiş.

Kadir İnanır gibi yarım asır boyunca bir ülkenin perdesinde parlamış bir yıldız, ardında sadece mal mülk değil, başkalarının anlatmaya devam edeceği bir hayat da bırakıyor. İşte İnanır o hayatın kapısının anahtarını da 27 yıllık hayat arkadaşına vermiş.
Vasiyetin sonunda mirasçılarından son isteğinin, buna uymaları olduğunu söylüyor.
Levent İnanır’ın eski eşi, bir dönemin bilinen oyuncularından Neslihan Acar’ın, günlerdir süren vasiyet tartışmasının başlarında Kadir İnanır için kullandığı bir ifade var: Şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın ‘sözüyle duruşu arasındaki bağı hiç koparmayan’ bir insan olduğunu söylüyor onun.
Özü sözü bir olmak yakın zamana kadar önemli bir hasletti. Şimdilerde biraz demode olmuş insani duyguların çoğu gibi özlediğimiz bir insanlık hali. Üstelik insanın sözüyle duruşu arasındaki bağın ölümünden sonraya uzanması, yaşarken bunu becermekten bile zor. Çünkü artık orada değilsiniz. Ne demek istediğinizi açıklayamaz, yanlış anlaşıldığınızda düzeltemez, “Ben bunu demek istemedim” diyemezsiniz. Vasiyet dediğin biraz da insan gittikten sonra da ‘söz’ünün dünyada kalma çabası.
Kadir İnanır’ın yeğeni Levent İnanır, günlerdir çok iç çekmeli bir mağrur ve mağdur isyan halinde. Dayısının ağır tedavi gördüğünü, ilaç kullandığını, ‘irade sorunu’ bulunduğunu söyleyerek vasiyete itiraz edeceğini açıkladı. İnanır soyadını kullanmasının da dayısının isteği olduğunu söylüyor.
“Dayım bırakın bir kol saatini, bir kravat dahi bırakmamış bize” derken temel derdinin para pul olmadığını, asıl itirazının ‘ailenin tamamen bertaraf edilmesi’ne olduğunu söylüyor. Hatta dayılarına ‘biat eden’ yeğenlerden söz ederek bunun hiç mi bir karşılığının olmadığını soruyor…
Yok belli ki. En azından vasiyet, biat dinlememiş. Geleneksel kültürel kodlarımızın tümünden çok şık biçimde saparak yüreğinin ve aklının götürdüğü yere gitmiş. Çok net.
‘Aile’yi Levent İnanır, her krizde yapıldığı gibi, bir kutsal olarak ileri sürüyor. Dayısının sorgulanabilir olduğunu iddia ettiği iradesinin karşısına ‘aile iradesi’ni koyuyor. Halbuki ortada bu konuda ortaklaşmış bir aile iradesi yok. İnanır’ın bir başka yeğeni, 90’larda pop müziğin tanınmış isimlerinden Soner Arıca, gazetecilerin miras sorularını yanıtsız bırakarak tartışmanın dışında kalmayı tercih etti. Diğer yeğenleri Hüseyin ve Cevahir Önder ise çok daha açık konuştu: “İstediğine bırakır. Bizi miras ilgilendirmiyor.” Hak talep etmeyeceklerini söylediler.
İnanır’ın hayattaki tek ağabeyi Reşit İnanır’ın oğlu Fırat İnanır ise bir şantiyede görüntülendi. Cevabı gayet açık ve sadeydi: “Onun gibi dev bir sanatçının yeğeni olmak bana yeter.”
Dolayısıyla Levent İnanır’ın ‘ailenin tamamen bertaraf edilmesi’ diye tarif ettiği şey, şimdilik ailenin değil kendisinin itirazı gibi görünüyor. ’Bir kravat dahi’ bırakılmamasının insanın ölümünden sonra iradesini tartışmaya açmak için ne kadar kuvvetli bir delil olduğu ise okurun takdirine kalmış.
Bunun hukuki karşılığını elbette mahkeme belirleyecek. Ama tartışmanın konusu iradeyse 2022 tarihli vasiyetin noter huzurunda, iki tanıkla ve sağlık raporu alınarak hazırlanmış olduğunu hatırlamak yeterli.
Tabii, iş kısa sürede mirastan çıkıp ‘aile sırları‘na uzandı.
Neslihan Acar, eski eşinin açıklamalarına itiraz etti. Açıklamasından sonra, yıllar önce maruz kaldığı şiddetin izlerini taşıyan bir fotoğrafı annesine gönderildi; sosyal medyada konuşmaya devam ederse fotoğrafın yayınlanacağı iması taşıyan bir mesajla birlikte. Levent İnanır şiddeti kendisinin uygulamadığını söyledi. Acar ise yaşananların hayatta olan tanıkları bulunduğunu belirterek karşılık verdi.
Şiddete uğramış bir kadının yüzünün, yıllar sonra yine o kadını susturabilecek bir malzeme olarak kullanılabileceğinin düşünülmesi bile başlı başına ürpertici. Sanki utanç hâlâ darbeyi vurana değil de darp edilen kadına aitmiş gibi. Tanıdık geldi mi? Acar’ın buna verdiği cevap da akılda kalıcı. “Bizi utandırmak isteyen birinin elinden o kozu aldım.”
Mirasın yalnız para ve mülk olmadığını hatırlatan tuhaf bir ara sokak bu. Ailelerden evler, arsalar, banka hesaplarıyla beraber suskunluklar, utançlar, kadınların neyi anlatıp neyi saklamaları gerektiğine ilişkin kurallar da kalıyor. Onların veraset ilamı yok.
Kadir İnanır’ın vasiyeti ve etrafında dönen bu tartışmalar aklıma hemen başka bir miras hikâyesini getirdi; ünlü yazar Stieg Larsson’ınkini.

‘Ejderha Dövmeli Kız‘la tanıdığımız, Lisbeth Salander ve Mikael Blomkvist’i yaratan, Millennium üçlemesi bütün dünyada milyonlarca satan, romanları farklı ülkelerde sinemaya ve televizyona uyarlanan İsveçli gazeteci ve yazar.
Larsson’la ilgili en çarpıcı gerçeklerden biri, tüm bunların ölümünden sonra gerçekleşmiş olması. Kısa ve bol mücadeleli bir hayattan, kitaplarının dünyada bu kadar ünleneceğini bilemeden, 50 yaşında ayrıldı.

Eva Gabrielsson’la 32 yıl birlikte yaşadı. Gencecik yaşlarından itibaren aynı hayatı, aynı evi, politik mücadeleyi, arkadaş çevresini, gündelik telaşları paylaştılar. Evlenmediler. Bunun yalnızca evliliğe mesafeli olmakla ilgili olmadığı da belirtiliyor. Aşırı sağ üzerine çalışan ve tehditler alan Larsson, evlenirlerse resmi kayıtlardan adreslerinin izlenmesinin kolaylaşmasından endişe ediyordu.
Sonunda 2004’te evlenmeye karar verdiler. Ortak doğum günü partilerinde arkadaşlarına sürpriz yapacaklardı. O parti aslında bir düğün olacaktı.
Sürpriz düğüne üç ay kala Larsson bir sabah işe gitti. Binanın asansörü bozuk olduğundan yedi kat merdiven çıktı. Fenalaştı, hastaneye kaldırıldı ve kalp krizinden öldü. 50 yaşındaydı.
İnsan bu hikâyeyi bilince “Vasiyetini niye doğru dürüst yapmamış?” diye soramıyor pek. 50 yaş, hele de insanın hayatının belki de en büyük dönemi hemen önünde duruyorsa ölümünden sonrasını düzenlemek için geç kaldığını düşüneceği bir yaş olamaz. Larsson, Millennium kitaplarının yayın anlaşmasını yapmıştı ama ‘Ejderha Dövmeli Kız‘ henüz yayınlanmamıştı. Kitaplarının bütün dünyayı dolaşacağını, yarattığı Lisbeth Salander karakterinin kendisinden çok daha uzun yaşayacağını, yazdıklarının muazzam bir servet yaratacağını göremedi.
Geçerli bir vasiyeti yoktu. Daha doğrusu çok eskiden yazdığı bir vasiyet vardı ki hikâyenin Kadir İnanır’ınkiyle garip biçimde kesiştiği yerlerden biri de burası. Larsson 1977’de, henüz genç bir sosyalistken, mal varlığını bağlı olduğu Komünist İşçiler Birliği’nin Umeå şubesine bırakmak istemişti. Belge gerekli tanıklar huzurunda düzenlenmediği için İsveç hukukuna göre geçersizdi.
Böylece ölümünden sonra ne 32 yıllık hayat arkadaşına ne de bir zamanlar malını mülkünü bırakmak istediği siyasi yapıya gitti serveti. Yasanın cevabı soğuk ve net oldu: Evli olmadıkları için Eva Gabrielsson yasal mirasçı değildi.
Larsson’un babasıyla kardeşi mirasçı oldu; gelecekteki büyük Millennium servetinin telif hakları da onlara geçti. Gabrielsson’un anlatımına göre Larsson’ın hayatının önemli bölümünde çok mesafeli durduğu babası ve kardeşi, ünlü yazarın tüm servetine ve edebi mirasına sahip oldu. Çocukluktan sonraki tüm hayatını, mücadelesini, hayallerini paylaştığı kadına ise neredeyse hiçbir şey kalmadı. Birlikte yaşadıkları dairenin Larsson’a ait yarısı bile başlangıçta Gabrielsson’un değildi; aile o payı birkaç yıl sonra kendisine devretti.
Gabrielsson için de mesele sadece para değildi. Bu hikâyenin bir de yıllardır efsaneye dönüşmüş bilgisayarı var. Larsson’un tamamlanmamış dördüncü Millennium romanına ait yaklaşık 200 sayfalık bir taslağın bulunduğu bilgisayar, Gabrielsson’da kalmıştı.
Larsson’un ailesi 20 milyon İsveç kronu ve eserleri yöneten şirkette bir yer teklif ettiğinde Gabrielsson reddetti. İstediği, 32 yılını paylaştığı insanın edebi mirasının yönetiminde gerçek söz hakkıydı. Bir yazar öldüğünde geride yalnız telif geliri kalmıyor çünkü; karakterleri, adı, yazdığı dünyanın neye dönüştürüleceği de kalıyor. Haklar ailede kaldı ve Milennium dünyası Larsson’un ölümünden sonra başka yazarların kaleminden devam etti.
Kadir İnanır’ın vasiyetiyle Larsson’un hikâyesi arasında para üzerinden kurulamayacak, daha ince bir bağ var. Kadir İnanır, ölümünden sonra kendi hikâyesinin nasıl kullanılacağı konusunda güvendiği insanı seçebilmiş. Gabrielsson ise Larsson’un hayatını belki herkesten yakından bilen insan olduğu halde, edebi hayatının ölümden sonraki yönetiminde aynı konuma sahip olamamış.
50 yıllık bir hayat için 32 yıl çok uzun bir zaman. Maalesef hayatla hukukun ‘aile’ ve ‘bağ‘ tanımları apayrı. Nikah yok, vasiyet yok.

Kadir İnanır ile Jülide Kural 27 yıl boyunca birlikteydi ama evli değillerdi. Geçerli bir vasiyet bulunmasaydı Kural onun yasal mirasçısı olmayacaktı. Türk hukukunda kardeşler ve yeğenler saklı paylı mirasçı olmadığından, İnanır’ın geçerli bir vasiyetle servetinin tamamını Kural’a bırakabilmesi mümkün.
Nikah birkaç dakika süren bir işlem. Ölüm geldiğinde birkaç dakikanın belgesi 30 yılın hatırasından daha yüksek sesle konuşabiliyor. Bunun kadınlar açısından ayrı bir tarihi var.
Miras, yüzyıllar boyunca yalnızca ölenin malının yakınları arasında bölüştürülmesinin adı olmadı. Toprağın, evin, dükkânın, sermayenin, dolayısıyla gücün hangi hattan gelecek kuşağa taşınacağını da belirledi. ‘Soyun devamı‘ dediğimiz şeyin içinde yalnız soyadı yok; mülk var yani, toplamda, ‘dünyanın tapusu‘. Erkek çocuk aile adını sürdürürken aile malını da sürdürüyordu. Kız çocuk ise başka bir eve gidecek, ona verilen mal da başka bir ailenin malına karışacaktı.
O eski dünyanın sesi hâlâ pek tanıdık. “Baba evi oğlana kalsın”, “Damada mı gidecek?” Bunların hiçbirini Medeni Kanun’da bulamazsınız. Zaten kültürün marifeti de biraz burada: Bizi doğallığına inandırarak hayatlara hükmedebilmesinde.
OECD’nin 2023 tarihli küresel araştırmasına göre onlarca ülkede kadınlar hâlâ eşit miras hakkına sahip değil. Yazılı hukukun eşitliği tanıdığı pek çok yerde de geleneksel, dinsel ya da örfi kurallar kadınlarla erkeklerin mirasa fiilen erişimini farklılaştırıyor.
Türkiye’de yasa kız ve erkek çocuğa eşit pay veriyor. Ama her aile miras masasına Medeni Kanun’la oturmuyor; yanına yılların alışkanlıklarını, ‘El âlem ne der‘ini, kızın zaten başka bir aileye gittiği fikrini, erkek kardeşin baba malını koruyacağı inancını da getiriyor. Kâğıt üzerindeki pay ile aile sofrasındaki pay her zaman aynı büyüklükte değil.
Bir de işin daha az konuşulan tarafı var. Servet ölüm anında birdenbire ortaya çıkmıyor ki. Bir taraf daha çok çalışabilsin diye öteki çocukların, yaşlıların, hastaların bakımını üstlenmiş; kendi kariyerinden vazgeçmiş, yıllarını ücretsiz emeğe çevirmiş olabilir. Banka hesabında bu yılların bakiyesi birikmez. Miras açıldığında görünmez emek iyice görünmez hale gelir.
Kadınların mülkiyet meselesi bu nedenle sadece ‘eşit pay‘ meselesi değil. Mülkiyet insanın sadece zenginliğini değil, hayat karşısındaki hareket alanını da belirliyor. Üzerinize kayıtlı bir ev, kötü bir evlilikten çıkabilme ihtimaliniz olabilir. Bir tarla kredi için teminat, mirastan gelen küçük bir sermaye yeni bir işin başlangıcı olabilir. Bugün mirastan vazgeçirilen kadının kaybettiği şey sadece bugünün parası olmuyor, kendi geleceği de oluyor.
Kadir İnanır vasiyetinde hazır bir aile ağacını takip etmedi. Doğduğu bağların yerine yaşarken kurduğu bağı ve inandığı değerleri koydu.
Larsson da gençliğinde servetini siyasi olarak kendisini ait hissettiği yere bırakmak istemişti. Hayatın tuhaflığı, o zaman ortada bırakılacak büyük bir servetin bulunmaması; büyük servet doğduğundaysa Larsson’ın artık hayatta olmamasıydı.
Üç ay önce Kadir İnanır’ın ardından yazarken bıraktığı manevi mirastan söz etmiştim. Gücün sadece hatta esasen hükmetmek demek olmadığını, insanın yıllar içinde kendi eski halinden de uzaklaşabileceğini, bir erkeğin yanındaki güçlü kadından eksilmek yerine onunla başka bir yere varabileceğini anlatmıştım. Şimdi vasiyeti ortaya çıkınca, ‘öz ve söz‘ birliği gibi ‘mecaz ve hakikat birliğini‘ de görüyorum; yine nadirattan.
Herhalde ‘sözüyle duruşu arasındaki bağı koparmamak‘ tam da böyle bir şeydir. İnsan artık kendi sözünü savunmak için burada olmadığında da o sözün arkasında durabilecek kadar net bir söz ortaya koymak.
Umarım Kadir İnanır’ın vasiyetinin son cümlesine uyulur. Yıllarca sürecek, hatırasının üzerine gölge gibi çökecek bir miras kavgası yerine, kurduğu hayatın ve açıkça bıraktığı iradenin hatırı gözetilir. Çünkü esasında Jülide Kural’a bıraktığı yalnızca sahip oldukları değil. Birlikte kurdukları hayatın kendisinden sonra kalan kısmı. Kadir İnanır’ın, kendi hikâyesinin nasıl anlatılacağına dair son sözü…