Allah kimseyi gördüğünden geri koymasın
A

İlkokulda karatahtanın üstünde çağları anlatan bir afiş vardı.

İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ.

Yeni Çağ İstanbul’un fethiyle başlar, Fransız İhtilali ile biterdi.

Çağlara ya da devirlere isim koyarken insanlar hep elindekine bakmış sanırım.

Taş, tunç, demir, buhar, sanayi, bilgisayar ve şimdi de yapay zekâ.

Elimizdekilere bakınca doğru gibi geliyor bu sıralama ama, insana bakınca da öyle mi acaba?

Aslında her kuşak kendi gençliğini ‘altın çağ’ sanıyor bence ama bir ihtimal daha var ki, belki sadece bazı kuşaklar haklıdır.

Çağlar, devirler falan dönüp duruyor kafamda hep…

On dokuzuncu yüzyıl ‘öğrenme’ devriymiş mesela.

Osmanlı İmparatorluğu’nda geçirilen neredeyse her sarsıntıdan sonra yeni bir okul açılırmış: Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Galatasaray Sultanisi, Darüşşafaka.

Abdülhamid gazeteleri kapatmış ya da sansürlemiş ama okulların sayısını hatırı sayılır ölçüde artırmış döneminde.

Görgü tartışması da o yüzyılda başlamış anladığım.

Yirminci yüzyıl başı ise ‘kuranlar’ devri bence.

Bu kuşak Balkanlar’dan Çanakkale’ye, Yemen’den Sakarya’ya savaşmış, savaşmış, savaşmış ve sonra oturup bir devlet kurmuş.

Rumeli’den kaçanlar ya da mübadeleyle Selanik’ten ve Girit’ten göçenler; çiftliğini, bağını, bahçesini, dükkânını bırakıp tek bavulla buralara gelmişler.

Belki o günkü varlıklarının çok daha azıyla gelmişler ama özellikle de sonraki nesilleri için önlerinde yepyeni bir hayat görmüşler de gelmişler.

Yanlarında getirebildikleri sadece sofra düzeni, komşuluk ve konuşma âdâbıymış.

Yoksullaşan bir kuşağın görgüsünü koruması da, bu ülkenin atlanmış hikâyelerinden biridir bence.

Devlet de görgüyü politika yapmış zamanında, az değil: Şapka Kanunu, âdâb-ı muaşeret kitapları, Harf İnkılabı ve diğerleri…

Altı ayda okuma yazmayı söken kırk yaşında adamlar olmuş o günlerde.

Bazen zorla ve bazen de gülünç bir biçimde yapılmış evet ama, yön belliymiş en azından.

Devlet vatandaşına ‘görmüş olmayı’ anlatmaya, göstermeye ve öğretmeye çalışıyormuş.

Otuzlar ve kırklar ise ‘yapanlar’ın devri olmuş.

Kayseri’den Nazilli’ye Anadolu’nun dört bir yanında yükselen fabrikalar, ülkeyi bir baştan öteki başa ören demiryolları, her kasabada açılan Halkevleri, Cumhuriyet baloları ve nihayet, yirmi bir adet Köy Enstitüsü’nde hem öğrenen hem üreten köy çocukları…

Görgü de o yıllarda köye kadar gitmiş, enstitülerden çıkan çocuklar keman da çalmış, sofrada oturmasını da bilmiş.

Aynı kuşak önce kurmuş sonra da çalıştırmış anlayacağımız.

Ellilerde, yani ‘hasat’ devrinde tüm bu çabanın meyveleri gelmeye başlamış; gerçi bahçıvanı da o yıllarda kovmuşlar ama.

Radyo ya da traktör belki küçük şeylermiş ama, köyün yolu değişmeye başlamış bu sayede yavaş yavaş.

Az şey varmış ama her şeyin de bir yeri varmış.

En basitinden bir misafir gelince örtü değişir, çocuklar ayağa kalkar, büyükler konuşurken küçükler susar ve dinlermiş.

Paranın azlığı değil, kabalık ayıpmış o dönemde.

Altmışlar ise ‘zarafet’ devriymiş.

Erkeklerde yazın bile bir ceket, kadınlarda şapka, eldiven.

Babam “Yanımıza yedek bir gömlek olmadan dışarı adım atmazdık” diye anlatırdı eskiyi.

Kimin ne kadar parası olduğunun değil de, ne işle iştigal ettiğinin kıymetli olduğu yıllar olarak yerleşmiş kafamda hep o anlatılan yıllar.

Belki o yıllarda Türkiye’nin yüzde yetmişi köyde yaşıyormuş, belki okuma yazma bilen nüfus yarıdan azmış ve görgü de azınlıktaymış; fakat anladığım kadarıyla herkes bir şekilde daha iyisine bakıyormuş.

Köyden gelip hayatında ilk defa bir apartmana taşınanlar bile, oradaki insanlara ve o hayata benzemeye çalışıyormuş; eski resimlerde de görmek mümkün bunu.

Yani yön yukarıyaymış.

Yetmişlerde ben, çocuk Mehmet olarak sürüye katıldım.

Daha büyükler için ise devir, ‘dava’ ve ‘mahalle’ devriymiş.

Televizyon tek kanal, akşam sekizde herkese tek bülten, ertesi sabah bakkalda, otobüste ya da işte, herkes aynı şeyi konuşuyor.

Bakkalın defterine yazdırmanın değil, ödememenin ayıp olduğu bir dönem.

Kapıcının çocuğuyla doktorun çocuğunun aynı sokakta top oynadığı, akşam iki annenin ikisinin de iki çocuğa birden aynı bağırdığı dönem.

Geldik seksenlere, ‘para’ ve ‘açılma’ devrine.

Darbe davayı duvara toslatınca, köşeyi dönmenin hayat felsefesi olduğu dönem.

Memleket ilk kez dünyaya açılıyor, bakkala yabancı sigara, eve video, sofraya yabancı peynir giriyor.

Parayla övünmenin ayıp olmaktan ufak ufak çıktığı, ama hâlâ para kazananın kıymet bilip, duvarına resim alıp, çocuğunu piyano derslerine gönderdiği yıllar.

Yurt dışı seyahatleri, yedikleri, içtikleri ve gördükleri; 36’lık Kodak film rulosu revaçta.

Biraz taklit, biraz gülünç, biraz zorlama, ama memleket hâlâ yukarıya bakıyor bu dönemde de.

Doksanlar ise bence baya bi’ ‘seyir’ devri.

İstanbul’un çok güzel on yılı.

Özel televizyonlar, ilk magazin programları, ilk gerçek restoranlar ve ilk cep telefonu.

Restoranlarda bağırıp çağıran ilk adamları da o yıllarda gördük, seyreden hâlâ utanıyordu tanık olduklarına, hatta belki yapan bile biraz utanıyordu.

Şehir büyüyordu ama henüz kabalaşmamıştı.

Memleket kriz, terör, deprem falan derken zorlanıyordu ama sofrada ya da sokakta görgü hâlâ ayaktaydı.

Sonra iki binler geldi ve yirmi altı yıldır, dozu devamlı artarak, aynı on yılı yaşıyoruz sanki.

Önceki her devir gibi bu da bir eksiklikten bir fazlalığa doğru gelmişti.

Yoksuldu zengin oldu, cahildi okudu, köylüydü şehirli oldu.

Ama bu devirde ilk kez bir şeyler ters gidiyor.

Parası var görgüsü yok, telefonu var kelimesi yok, silahı var sebebi yok.

Seksenlerin yeni zengini hiç değilse kimi taklit edeceğini bilirdi.

Bugünkü bilmiyor, çünkü ekranda ya da etrafta kötüden başka bir örnek yok.

Şimdi başlıktaki duama gelelim.

Bizde bir dua vardır ya hani, Allah kimseyi gördüğünden geri koymasın.

Parasını kaybeden insan en azından neyi kaybettiğini bilir.

Biz neyi kaybettiğimizin de farkında değiliz korkarım.

Sofrada, trafikte, asansörde, uçakta görgüsüzlük ayıp olmaktan çıktı; gösteriş meslek oldu, kaba dil ana dil oldu, gürültü de hak oldu.

Kural falan hak getire, suç hep başkasında, sabır desen kimsede yok, öfke desen herkeste gani.

Emek vermeden kazanmanın yolunu arıyoruz, olmadı milleti seyrediyoruz, o da olmadı filmini çekip paylaşıyoruz.

Bahis kuponu arka cepte, telefon bir elde, ekran iki gözde, tabak değil paket servis sofrada.

Üniversiteler de yalan, eğitim de havada; çocukları da ya sınava kilitledik ya ekrana.

Benim kuşağım eskiden iyisini gördü.

Şimdi kötüsünü görüyoruz.

Sanırım duamız tutmadı.