Altı Afrikana, ortası pub, üstü meyhane
A

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

İskenderpaşa Mahallesi’nin ünlü Horhor semti, İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri. “…Marmara Denizi’ni Haliç’e bağlayan Horhor Caddesi, Fatih bölgesinde Bizans’tan itibaren sürekliliğini devam ettiren ve güzergâhı değişmemiş tek cadde olma özelliğini taşımaktadır. Horhor Caddesi dikleme tek caddedir. Ve günümüzde ikinci planda kalmış caddelerden biridir. Bu yol üzeri Bizans ve Osmanlı döneminde ehemmiyetini muhafaza etmiş ve kullanılagelmiştir.”

Ayrıca “…en bariz özelliklerinden biri yol üzerinde yer alan iki çeşmesiydi. Bu çeşmeler Büyük Horhor Çeşmesi ile Acı Çeşme’ydi. Artık unutulmuş ve eski ehemmiyetini yitirmiş bu iki çeşme, şeriye mahkeme kayıtlarında kâfirden kalma çeşme olarak belirtmektedir.” (bknz.)

Rivayete göre Horhor adı da bu çeşmeleri ve bölgeyi besleyen sistemlerden gelen su sesine, fetihten sonra halkın yaptığı benzetmeden gelirmiş. 

Caddeyi bir kez daha geçmek için yeni motivasyonum, Vatan Caddesi’ne açılan ucundaki bir meyhane. Çok mu şaşırttım sizi?

Metro Ocakbaşı Restaurant&Pub, Bizans’tan beri kesintisiz kullanılagelen Horhor Caddesi’nin Menderes yıkımıyla gelen Vatan Caddesi’ne bakan ucunda.

Ercan (Alkan, 52), Kapalıçarşı tedrisatından geçmiş, 38 yıllık mesleğinde ordinaryusluğa merdiven dayamış bir esnaf. Daha 10 metre öteden gelenin milliyetini bilip onun dilinde konuşan, bırakın konuşmayı espriler yapangillerden. Hiç aklında olmayanlara bile neler satmış neler. Yeter ki dükkâna soksun…

Ercan, dünyanın en eski -bugünkü benzetmeyle- AVM’si Kapalıçarşı’nın kıdemli esnafı.

Kendisi aynı zamanda içki erbabı. Meyhane Köşesi’ni takip ediyormuş, Instagram mesajıyla laf attı. Ben de haliyle girdim dükkâna. Rakı sofralarından fotoğraflar, meyhane ve içki kültürüyle ilgili yazılar paylaşmalar, samimi mesajlar… 

Gıyaben arkadaşlığımız birkaç aydır sürüyordu. Bir keresinde iş çıkışında bazen uğradığı Metro Ocakbaşı & Pub’dan fotoğraflı mesaj gönderdi. İlkin sokak lezzeti avcısı Paul’den (Benjamin Osterlund) duymuş, listeme almıştım burayı geçen yıllarda. Ulaşımı da kolay.

Eh artık gideyim bari…

Ercan’a mesaj attım, “Bir saate kadar Metro Ocakbaşı’ndayım, eşlik etmek ister misin?

“Abi 7-7.15 gibi dükkânı kapatacağım, 15 dakika da yol.”

Daha şimdiden pek iyi anlaştık. O da benim gibi “Ajandama bakayım” demeyen son dakikacılardan. 

Ondan 1,5 saat önce oradaydım. 

Üst kat masa örtülü, daha meyhane havasında ama…

Bira sarısı tabelasındaki tam adı Metro Ocakbaşı Restaurant & Pub. Meydana bakan iki katlı bir mekân. Giriş katı daha birahane havasında, masalar örtüsüz. Masa seçmeden önce üst kata da çıktım, oradakiler örtülü ama belli ki olay girişte cereyan ediyor. Hatta bir de bodrum katı varmış sonradan öğreneceğim, orası başka bir havadan çalıyor, anlatacağım.

Olay giriş katta cereyan ediyor.

Galiba yoğun servis öncesi personel yemeği saatine geldim, salon sonundaki mutfağın önüne gidene kadar ilgili aradım. Olumsuzluk olsun diye söylemiyorum, oluyor öyle. Biraz beklesem n’olur. Benim derdim, uygun masayı göstersinler, yerleşeyim. Yoksa yemeklerinin bitmesini de beklerim. 

Boş masaların herhangi biri olabilirmiş, rezervasyonlu çalışmıyorlar. Girişin hemen sağındaki, salona dik manzaralı masaya oturdum. Arkamda bira kasaları, bar, sol duvar dibinde dört sıra masa, barın önünde iki, kolonun arkasındaki mutfağın önünde bir masa daha var. Şahe Bedo’dan ‘Çavreşamin’ dinliyoruz.

Ercan’la henüz yüz yüze gelmediysek de meşrebini çözmüştüm zaten, 70’lik söyledim.

Mutfak salonun sonunda, meze dolabının arkasında. Artık ocakbaşı yok.

Meze seçmek için dolabın başına geçtiğimde kıdemli garson Ali beye kendimi tanıtıp fotoğraf için izin istedim. Şakşuka, haydari, yoğurtlu cevizli kabak, peynir dolgulu kapya sarma sipariş verdim. Arnavut önermedi. Kapya ve pancarın hazır olduğu belli, onayladı. Masama dönerken salondan fotoğraflar da çektim. 

Yarımşar istemiştim ama porsiyonlarken pek bonkör davranmışlar. Yoğurtlu mezelerle, şakşukanın lezzeti yerinde, dolgulu kapya iyi niyetli bir çalışma.

Ali bey (Erdem, 64), Çorum Sungurlulu. Sekiz yaşındayken Ankara’da, İzmir Caddesi’ndeki 52 Ciğer Kebap’ta başlamış mesleğe. Otuz yıldır İstanbul’da, beş yıldır burada. Geçiş noktası olduğu için her yerden müşterisi var. Kırk yıl, belki daha fazlaymış mekânın tarihi. Merakla mekân sahibini sordum, Hasan beymiş, babasından devralmış o da. Belki gelirmiş.

Ramazan ayının ilk üç-dört günü hariç, her gün 09:00-04:00 saatlerinde servis var. Sabah açar açmaz gelen de olurmuş. 

Duvarda asılı bir bira firmasına ait siyah beyaz reklam görseli, mekânın tarihi hakkında da bilgi veriyor. Sağdaki fotoğrafta Mustafa Kemal Atatürk’ün önündeki bira, muhtemelen Atatürk Orman Çiftliği’nde üretilen Ankara Birası. Sonradan Tekel’e devredilip Tekel Birası adını aldı.

Yüksek tavanlı ferah bir mekân. Benim üstümde ve salonun sonundaki birer büyük ekranda at yarışı yayını var. Sessizde. Fonda şimdi Berfin Mirmend’den ‘Yarim Derdini Ver Bana’ çalıyor. Başlamışken çalma listesinden bazılarını sayayım: Güler Duman, Tülay Maciran, Hirai Zerdüş, Musa Eroğlu, Maksut Feryadi, Mikail Aslan, Cengiz Özkan… Bir Alevi mekânında olmalıyım.

Fonda Alevi türküleri, masada Munzur Su. Tahminleri alayım.

İçeri giren yaş almış bir beyefendinin beni süzdüğünü gayriihtiyari hissettim. Profilden fotoğrafından kadarıyla Ercan olamaz; o daha genç, daha az saçlı, gözlüklü. Birazdan Ali bey, “Patronumuz geldi. Hasan bey” diye tanıştırdı. Tabii ki ayağa kalkıp karşıladım, müsaitlerse sohbet etmek istediğimi söyleyip masama buyur ettim. Sağlık nedenleriyle içkiyi bırakmış, bu nedenle rakı ikramımı geri çevirdi.

Hasan bey (solda), sağlık sorunları nedeniyle dükkânı devretmek istiyor. Beni müşteri sanmış. Benim sadece rakı müşterisi olduğumu Ercan (sağda) gelince anladı sanırım.

Hasan bey (Ergün, 65), Tuncelili. Bunu da rakı yanında servis edilen Munzur Su’dan tahmin etmiştim. Beş yaşından beri İstanbul’daymış. Babası 45 yıl önce Cemal diye birinden satın almış burayı. Askerden gelince, 1986’da, o da babasından devralıp işletmeye başlamış. Bazı sorularımın ‘ne alâka’ etkisi yarattığını yüzünden okudum da anlam veremedim. Önceki adı Gül Pub imiş, kendisi -temeli 1986’da atılıp 1989’da işletmeye açılan M1 metro hattına atfen- ismini Metro Ocakbaşı olarak değiştirmiş, ama artık sağlık sorunları nedeniyle işi bırakıyor, o nedenle devrediyormuş.

Tam bu sırada Ercan geldi, birbirimizi hemen tanıdık, 40 yıllık muhabbetle sarılıp öpüştük. Hasan beyle de tanıştırdım hemen, onunla da muhabbeti koyulaştırdı. Zaten eski müşteriymiş, tabelada kalan alâmetifârika, ancak şimdi olmayan ocakbaşının eski yerini birbirlerine tarif edip andılar. Nasıl tanıştığımızı, bu buluşmanın gerekçelerini anlattı, yazılarımı açıp gösterdi telefonundan. Hasan bey birazdan müsaade istedi, biz muhabbete devam.

Ercan, Sivas Suşehrili. Dedim ya, 14 yaşında girdiği Kapalıçarşı’da almış eğitimini. Onunla yetinmemiş, edebiyatla, sinemayla beslenmiş. İki çocuk babası. 

Kapalıçarşı fırlamalıklarını öğrenebileceğim en doğru kaynak, o da konuşmayı seviyor zaten.

Biz birkaç dilde rakamları ve espri yapmayı biliyoruz. Yoksa dile hâkim değiliz. Bak, örnek vereyim, karısıyla gelen turiste ‘Karına mı alacaksın sekreterine mi, ona göre fiyat vereyim’ deyince adam kahkahayı bastı, karısına da anlattı. 200 dolara itiraz eden adam 300 dolarlık oldu.”

Her türlü ‘souvenir’in bulunduğu bir dükkânda çalışıyor. Yapımı 1455/56’larda başlayan, dünyanın en eski, en büyük kapalı çarşılarının başında gelen, kesintisiz bir geleneğin kıdemli esnaflarından biri. Dönüşümünü de izliyor bir yandan, “Mücevheratçıların yerini baharatçılar aldı. Lokumu çikolata parçalarına bulayıp Arap turistlere Törkiş viagra diye satanlar ele geçirmeye başladı çarşıyı.” 

Zaten mücevherat müşterisi olmadım, baharatı da Kapalıçarşı’dan almak aklıma gelmez. Ama öğrencilik yıllarımdan beri gitmekten büyük keyif aldığım Şark Kahvesi’nin yok edilişine ne demeli? Sadece tabelası yerinde duruyor. Bazı konularda muhafazakârım.

Tam bir uğrak mekânı.

Bizim katta tek rakı masası biziz. Üst kata çıktım, birkaç masa dolu orada da. Bodrum katı denetledim, ayrı bir bar, ayrı bir hava var. Loş, renkli ışıklı. Salonun sonunda bir bayrak, bilemedim hangi ülkenin olduğunu. Fotoğraf çekmek için izin istediğim ilk masaya sordum, Habeşistan dediler. Günümüzün Etiyopyası yani. Alt katta müzik yukarıdan bağımsız, daha Afrikana.

Bodrum kat başka bir cumhuriyet. Salonun sonundaki bayrağın Habeşistan (günümüz Etiyopyası) bayrağı olduğunu masada oturanlardan öğrendim.

Her üç katta da tuvalet var. Bizim katınki iki pisuvar, bir lavabo. Eskimişler. Üst katta kadın-erkek ayrı birer kabin, göz attığım kadarıyla temizlik biraz ihmal edilmiş. Bodrumda tek kabin gördüm. Uzaktan. Yorum yapamam.

Denetim faaliyetim bittikten sonra Hasan bey uğradı, “Yahu ben sizi yanlış anlamışım, emlakçı, bugün bir müşteri bakmaya gelecek demişti. Arkadaşlarım ‘Bir meyhaneci geldi, fotoğraf da çekiyor’ deyince atladım geldim” dedi. Alıcı değil içici olduğumu sonradan anlamış. Mesleki dertlerden konuştuk. Eski güzel günlerden de. Halen maç yayını varmış, 1 milyon 700 bin liralık ödemeye rağmen. Umarım çıkartıyordur bu parayı. Vedalaştık, gitti. Biz oturuyoruz. 

Yemek de yiyelim. Köfte ve et sote söyledik. Bir ocakbaşı değilse de şikâyetimiz yok. 

Ana yemek olarak köfte ve et sote söyledik.

Ercan’da muhabbet gırla. Baktım Ali bey de çıkmak üzere, kalan ekiple fotoğraf çektirmeyi akıl ettim. Bara bakan hanımefendi istemedi. Ali bey ve genç iş arkadaşı Rauf bey (Gonbardi, 27) ve ben. Rauf bey İran’ın kuzeyinden. Türkmenmiş. Hukuk okumuş, burada da yüksek lisans yapıyormuş. Bir yıldır burada çalışıyor. 

Çıkmadan yakalayabildiğim, fotoğraf çektirme rızası gösteren ekiple: (soldan sağa) Rauf Gonbardi, Ali Erdem, ben.

Elbette fiyatları sormayı unutmadım: Bira 200 (iki marka da var), 35’lik bin 600, mezeler 200’er, köfte 650, et sote 900 lira. Bizimki dahil her masanın başında menü var, fiyatlar şeffaf.

Sandalyeleri de ters çevirttik ya.

Ali bey de çıktı. Vakit gece yarısını geçti. Rakımız bitti, bir de bira paylaştık. Bizim katta iki masa kaldık sandalyeler ters çevrilmeye başladı.

Hesabı istedim, 5 bin 150 lira. Hesap konusundaki hassasiyetime saygı gösterip indirim filan yapmamışlar, hatta köfteye 800, et soteye 1000 lira yazmışlar. 

Ben de duyurayım. Sağlık sorunlarından dolayı, sahibinden satılık. Merkezi konumda, müşterisi hazır, içki ruhsatlı, üç katlı bir tarih…