Sınıf farkı sadece kimin ne kadar kazandığıyla ölçülmez, kimin bekleyebildiği de bir parametredir. Zira şirket bekleyebilir; işçi bekleyemez. Şirket açısından birkaç aylık işçi alacağı muhasebede basit bir kalemdir. İşçi açısından o para kiradır, mutfaktır, çocuğun okul masrafıdır, faturadır. Parasını alamayan işçi borçlanmaya başlar. Kaybettiği anca parasını değildir, haysiyetini de kaybettiğini hisseder.
Tüm bu trajik hayatın ortasında daha da tuhaf bir şeyler oluyor ve Holding patronu çıkıp şirketinin “itibarından” söz ediyor. Biz bu itibar kelimesinden nasıl nefret etmişiz var ya, bilmiyor. Daha önce ödeme sözü verip tutmayan patron itibar diyebiliyorken, madenci eşi dayanamıyor ve haykırıyor: “Sizin itibarınız kasadaki paranızdır!” Ardından borçtan borca sürüklendiklerini anlatırken ekliyor: “Defalarca ölümü düşündüm. Bizim itibarımız yok mu?”
Asıl mesele tam burada. Bir holdingin itibarı var da ölümle burun buruna çalışan işçinin ve ailesinin itibarı yok mu? Evine ekmek götüremeyen, çocuğunun karşısında mahcup edilen insanın itibarı hangi bilançoya yazılıyor?
Biz madenciyi severiz aslında. Yerin altındayken, kömür karasına bulanmış yüzüyle fotoğraf çektirirken severiz. Göçük olduğunda ekran başına geçeriz. Öldüğünde baretinin üzerine karanfil bırakırız, cenazesinde devlet protokolü saf tutar, “kader” der, “emekçi kardeşlerimiz” deriz.
Fakat madenci ölmediğinde, hakkını istediğinde, sendikalaştığında, baretini yere vurduğunda o sıcaklık bir anda kaybolur. Eh, bu da bize özgü bir yazgıdır.