Canım meyhanem… Futbolcu Miraç gitti, ciğerci kedi geldi
C

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Uzun yolu seçtim ve nefesim kesildi. Yok, fazladan attığım adımlar yüzünden değil -karşınızda Ağrı Dağı’nın zirvesine tırmanmış eski bir dağcı var, en nihayetinde- kentsel dönüşüm yüzünden. 

Mecazi anlamda da değil, kentsel dönüşümden sonra nefes kesen bir sivil mimari örneğine henüz rastlamadım. Binaların yıkım işleri sırasında çıkan tozdan, dumandan kesildi nefesim.

Construction site with an orange Doosan excavator demolishing a brick building, dust rising between rubble behind a corrugated fence.
Bina altı katlı, mevzuat gereği hortumla tozu bastırmaya çalışan su bilemedin ikinci kata ulaşıyor. Dostlar alışverişte görsün.

Ama ne toz, ne duman…

Narrow urban alley with tall residential buildings, shuttered shops, and a dust-filled construction barrier at the far end; several pedestrians nearby.
Tozu zapturapt altına almak için sac levhalardan bariyer de koymuşlar.

Hedefe kitlendim ya, etrafından dolanmak yerine daldım toz bulutunun içine. Ama önce derin bir nefes alıp tuttum. Teknenin altını temizlerken su altında 1,5 dakikaya kadar nefesimi tutabiliyordum, dalgıçlık da var anlayacağınız bende. Amacım 1,5 dakikada tozun içinden geçip gitmek. 

Narrow street in a residential area; a man waters a blue car while a large tanker truck sits mid‑street.
Kentsel dönüşüm yıkımlarında ortalık toz duman. Herkes benim gibi dağcı, dalgıç değil tabii, onlar da sokağı sulayıp hayatta kalmaya çalışıyor.

Kabataş’tan bindiğim tramvayın Mithatpaşa durağında indim. Mahallenin yabancısı değilim. Örneğin az önce Oduncu’nun yanından geçtim. Derya‘yı ve hipodromun içindeki Tay Restaurant’ı da yazmıştım. 

Bu sefer Kuyu Birahanesi’ni arıyorum. Google’a göre 31 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Zaten bu yüzden erken geldim, belki Zeytinburnu’nu biraz daha çözerim diye. Hâlâ ara sokaklara, caddelere dalınca nevrim dönüyor, oryantasyonum bozuluyor. Bir de bu kadar gelir giderim, tek bir zeytin ağacı görmüşlüğüm yok. E, nereden geliyor bu isim?

Zeytinburnu Kaymakamlığı’nın web sitesindeki tarihçede şöyle bir izahat var (İmla tamamen kaymakamlığa ait): “1453 yılında İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmasından sonra İstanbul’da yaşayan ve ‘Kudüslü Papazlar’ olarak adlandırılan bir grup, kentin merkezinden ayrılarak Kazlıçeşme dolaylarına, özellikle de bugünkü ‘Zeytinburnu kıyı şeridine’ yerleşmiş, bölge kısa zamanda Kudüslü papazların çeşitli tarım ürünleri ve zeytin yetiştirdikleri zeytinliklerle dolu şirin bir yöre durumuna gelmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in Kazlıçeşme ve Zeytinburnu yöresine Edirne ile Anadolu’nun derici esnafını yerleştirmesiyle ise yöre Türklere açılmış ve zamanla ‘Derici Esnafının’ merkezi halini almıştır.

Zeytinburnu İlçesi adını, Kazlıçeşme Mahallesinde geçmişte 41 inci Bakım Merkez Komutanlığı’nın bulunduğu burnun zamanında zeytinliklerle kaplı olmasından almıştır.”

KUYU BIRAHANESI Restaurant sign on a street with parked vans and apartment buildings above.
Hayatta kalma becerilerim sayesinde Kuyu’ya ulaştım.

Neyse, vakitlice buldum Kuyu’yu. Merv Caddesi’nde, beş katlı bir apartmanın girişinde. 

Yüksek tavanlı, ferah bir salon. Altısı tabureli yüksek birahane masası, altısı normal boyutlarda sandalyeli toplam 12 masa var. Rakı için daha rahat normal boyuttaki masalarda birer ikişer kişi oturuyor. Beni karşılayan genç arkadaşım, müşterili masalar dahil, istediğim yere oturabileceğimi söyledi; dip köşedeki boş bira masasının taburesine tünedim. Bunun da avantajı var, salona yukarıdan bakıyorsun. Sonra fark ettim ki benden bir kademe yukarıda bir yarım kat daha varmış. Mutfak, altı masalı bir salon ve tuvalet var bu yarım katta. 

Small cafe or tavern interior with several patrons seated at wooden tables and stools, pillar in the center and a bar area in the background.
Mutfak, üst salon ve tuvaletin bulunduğu yarım kattan salona bakış.

Toz bulutlarının içinden geçtim ya, önce kir pas atmak gerek. Yarım kata 8-10 basamaklı mermer kaplı merdivenden çıkılıyor. Kullanılmaktan aşınmış mermerler, buranın yaşı hakkında bir fikir veriyor zaten. 

Inside a casual cafe with wooden tables and stools; a man in a white shirt walks up a staircase in the back near a blue wall sign.
Yarım kata çıkan merdivenin mermeri erimiş, o kadar eski burası.

Tuvalette iki pisuvar ve iki lavabo var. Arkada alaturka taşlı bir kabin bulunuyor. Temizlikte yüksek beklentilere girmeyelim. Tuvalet girişinde kadın-erkek sembolüne ya da yazısına gerek bile duyulmamış. El kurulamak için kullanılan saman kâğıda yıllardır rastlamamıştım, nostaljik hissettim.  

Cafe display fridge with assorted fruits, desserts, and plates on top; a TV and speaker system sit above.
Dolapta on kadar meze var.

Bu kadar merdiven tırmanmışken mezeleri de sipariş edeyim. 10 çeşit kadar meze arasından yarımşar porsiyon haydari, şakşuka, atom, acılı ezme istedim. Barbunya konserveymiş, sorunca açıkça söylediler, tercih etmedim. 

Four white bowls with different foods—meat stew, eggs with peppers, spiced meat strips, and a creamy yogurt dip—on a wooden table with a water bottle and glass in view.
Mezelerim, Munzur suyum ve rakım.

35’lik rakının yanında pek sevdiğim Munzur su geldi. İkisi de soğuk. 

Cafe interior with high tables, stools, and a purple central pillar, framed art on the walls, and patrons seated and talking.
Gömleği çıkarıp atletle de oturabilirsiniz, öyle samimi bir yer.

Eski tarz bir dükkân. Duvarlarda çeşitli çerçeveler… Pop art da var, siyah-beyaz eski fotoğraf da. Epeydir görmediğim, ‘Müşteri Velinimetimizdir‘ yazısı asılı.

Fonda Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur. Küçük bir ekranda Elazığ’dan at yarışı canlı yayını, kuponcuların gözü orada. 

Ortam, iki sanayi tipi döner kafalı vantilatörle serinletiliyor. Kendi adıma klima yerine bunu tercih ederim. Oturmuş bir mekân belli ki, kimsenin klimaya, vantilatöre, saman kâğıdı havluya, yüksek ya da alçak masaya takıldığını sanmıyorum. Müdavimlerinin kendilerini iyi hissettikleri bir yer olduğu çok belli. Tadını çıkaralım…

Inside a casual bar/restaurant with wooden tables and diners; a man in a red shirt and another man share a high-five across a table.
Burada da herkes müdavim. Ben de garip kalmadım ama.

İkinci kadehe geçerken rakıya koyduğum su da ucu ucuna yetti. Kimse masamla ilgilenmiyor, göz hapsinde değilim ama hemen yenisi geldi biten suyumun. Pet şişe bittiğinde çıkan o ‘çıt‘ sesi var ya, işte o sesle ihtiyacımı anlayacak kulaklara sahip bir servis hassasiyeti olduğunu fark ettim. 

Suyu getiren Hüseyin bey (Karagöz, 48), 16 yıldır abisi Süleyman beyle birlikte işletiyormuş burayı. Diyarbakır Bismilliler. En az 40 yılı varmış mekânın. Devraldıklarında da Kuyu’ymuş adı, isminin nereden geldiğini bilmiyor. Mesleğe 15 yaşındayken İstanbul’da başlamış. Müşteriler hep buralardan, yakın çevreden.  

Ramazan ve kandiller hariç her gün 11:00-02:00 saatlerinde servis veriyorlar. Biz sohbet ederken gençten, ama epey gençten biri geldi yanımıza. Dikkatimi çekmişti zaten, bazı masalarla ahbaplık ediyor, gördüğüm kadarıyla da epey eğleniyordu. Tanıştık. Miraç. Hüseyin beyin oğlu. İçki içmiyor ama muhabbetli biri olduğunu hemen anladım. Babasının izniyle buyur ettim masama.

Yaşını 12 diye tahmin etmiştim, 11’indeymiş. Babasını ziyarete gelmiş. Kazım Özalp İlkokulu’nda, beşe geçmiş. Okulla da arası iyiymiş, ama asıl futbolda iyiymiş. Dayısı Fransa’da futbolcuymuş, o da, başkaları da söylemiş iyi olduğunu. Zaferspor Futbol Okulu’na gidiyormuş. Sağ kanattaymış. Okul varken haftada iki, yokken haftada beş gün antrenmandaymış. Şimdi basketbola da başlamış. Annesi boyu uzasın diye tavsiye etmiş, o da mantıklı bulmuş.

Boy and older man (grandfather) smile at the camera while seated at a wooden dining table in a restaurant, with plates of food and a bottle of water between them.
Şimdiden gönlümün ünlüsü Miraç (solda). Bu fotoğrafı çıkarıp “O benim arkadaşım” diyeceğim günleri iple çekiyorum.

“Futboldan hiç anlamam” dedim, “Ama sen söyle, ne kadar iyisin?

“Çok iyiyim” dedi.

Hayatta hiçbir konuda bu özgüvenle “Çok iyiyim” diyemedim sanırım. Üstelik Miraç bunu öylesine sade, doğal, etkileyici söyledi ki şişirilmiş egolarıyla konuşanların antitezi, turnusol kâğıdı gibiydi. 

Miraç, benim için şu andan itibaren tanıdığım en iyi, en ünlü futbolcu oldu bile. Ünlülerle fotoğraf çektirme merakım yok ama Miraç’la bir fotoğrafım olsun istedim. Babasından rica ettim.

Birazdan müsaade istedi. Bahtiyarlıkla yolcu ettim.

At yarışından haberlere geçildi. Bangır bangır Kanal D Haber. Haberler bitince, bir zulümden kurtulduk. 

Müşterilerden biri biten birasını kendi tazeledi dolaptan. Diğeri servanttan baharatlığı aldı. Kimse hizmet beklemiyor; bir ben lüks içinde yaşıyorum. Ana yemeğe geçmeden bir de meyve tabağı geldi. İkram.

Cat with white and orange fur eating from a green dish on a tiled floor, stacked Efes beer crates in purple lighting nearby.
Kedi varsa…

Kedi girdi. Tavuk ciğeri kondu önüne. Yedi, gitti. “Kimdi?” dedim, bilmiyorlar. Arada gelirmiş. Başka kediler de varmış. “Acıkan kedi geliyor” dediler. Boş göndermiyorlar. Canım meyhanem.

Yemek de yiyeyim artık. “Tavuk seviyorsan çıtır tavuk, et seviyorsan sac tava yaptırayım” dedi Hüseyin bey. Tavuk aklımı alacaksa olur, yoksa et. “Sac tava öyleyse” dedi.

Diced beef with green bell peppers and tomatoes on a round black plate, garnished with tomato wedges and red onion slices.
Buna bile ekmek bandırmadım.

Geldi. Hem de gerçekten sac da. Ekmek bandırmalık ama itikatime aykırı diye baştan ekmek istememiştim. Lafımı da yemek istemem. Yoksa, hem de en beyazından ekmeği daldıracaksın o yağlı et suyunun içine. 

Five men pose together in a casual dining room, with a fridge and fruit display behind them.
Soldan sağa mutfağımızın şefi Yusuf Ergül, Hüseyin Karagöz, Fırat Karagöz, abi Süleyman Karagöz, ben.

Dört saattir buradayım. Pek güzel bir akşam oldu. Üstelik dönüşüm, gelişimden daha kolay olacak. Marmaray durağı şurasıymış, 10-12 dakika yürüme mesafesinde. 

Hesabım 2 bin 250 lira. Bira 175, 35’lik bin 300, mezeler 175’er, köfte 450, kanat 350, et sote, sac kavurma 500 lira. 

Dönüşte de zeytin ağacı görmedim. 

***

Şimdi reklam gibi olmasın ama benden duymuş olun. En sevdiğim rakı arkadaşlarımdan Nihat’ın (Sırdar), Youtube programına katıldım. Olur da merak ederseniz buradan izleyebilirsiniz.