Barış dediğimiz olayda silahlar susacaksa toplum konuşmalıdır. Toplum konuşmayacaksa barışın anlamı nedir? Barış, devleti tekillik kibrinden kurtarıp, toplumu devleti dönüştürebilecek bir özne haline getirmektir. İnsanların kendi kimlikleriyle, kendi renkleri ve kültürleriyle kamusal alanda var olabilmesi, sivil ve siyasi alanda korkusuzca örgütlenebilmesi bu sürecin oksijenidir diyebiliriz.
Kimliğin bir “bölücülük” ya da güvenlik tehdidi parantezinden çıkarılıp anayasal bir zenginlik olarak görülmediği, insanların derneklerinde, partilerinde veya mahalle meclislerinde kendi aidiyetleriyle örgütlenemediği bir toplum konuşamaz.
G.T. Lampedusa’nın o meşhur “Leopar” romanındaki herkesin ezbere bildiği cümleyle ifade edersem; “Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyi değiştirmeliyiz.’’
Türkiye siyasi tarihine baktığımızda şöyle bir ders alıyoruz. Devletinin genlerinde, büyük kuruluş veya buhran dönemlerinde ortaya çıkan esnek, yerelci ve çoğulcu bir damar hep oldu. Ancak tarih bize acı bir şekilde gösteriyor ki; kriz atlatılıp merkezî otorite ayaklarını yere sağlam bastığı anda, o esneklik derhal geri çekilip ve bildiğimiz güvenlikçi devlet aklı tüm ağırlığıyla geri dönüyor.
Kuruluş ihtiyacı geçince, tehdit dağılınca, merkez rahatlayınca güvenlikçi refleks geri geliyor. Esneklik bir ilke değil, bir mevsimdir devletin hafızasında.
Bugünkü barış ihtimalinin önündeki en büyük uçurum da buradadır. Devlet, Kürtlere ve onların kendi kimlikleriyle örgütlenme özgürlüğüne sadece bölgesel sıkışmışlıkları, jeopolitik krizleri aşmak için dönemsel bir taktik olarak mı tahammül edecek? Yoksa demokratik çoğulculuğu, artık geri dönülemez kalıcı bir hukuk ilkesi yapmaya razı mı gelecek?