SEVGİ UÇAN ÇUBUKÇU*
Siyasette bazı kırılmalar tarihin yönünü değiştirir. YENİ Parti’nin kuruluşuyla ortaya çıkan gelişme böyle bir kırılma yaratacak mı sorusunun yanıtını arıyoruz hepimiz.
CHP’deki ayrışmayı yalnızca iki farklı siyaset anlayışının çatışması olarak okumak eksik kalır. Biliyoruz ve görüyoruz ki bu ayrışmayı belirleyen önemli bir etken mevcut: Türkiye’de giderek güçlenen otoriter siyasal rejimin, muhalefet alanını yargısal ve idari araçlar üzerinden yeniden düzenleme girişimleri.
Bu girişimler sonucunda Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP’de ‘mutlak butlan’ sürecinin ardından Özgür Özel ve arkadaşlarının yeni bir parti kurması sadece örgütsel bir ayrılık ya da bir ‘liderlik tartışması’ olarak okunamaz. Türkiye’de demokrasinin nasıl şekilleneceğine ve siyasetin anlamına ilişkin çok daha derin bir tartışma gerekiyor.

Siyaset biliminin en temel ve kadim meselelerinden biri ‘Siyaset nedir?’ sorusudur. İlk bakışta hayli basit görünen bu soru, aslında siyaset kuramının en tartışmalı meselelerinden biridir. Çünkü siyaset, yalnızca devlet yönetimi ya da iktidar mücadelesi değilş, aynı zamanda toplumsal sorunların nasıl tanımlandığı, kamusal taleplerin nasıl temsil edildiği ve ortak bir geleceğin nasıl kurulacağıyla ilgilidir.
İktidar ve muhalefet partilerinde giderek hegemonik olan siyasetin bürokratikleşmesi olgusuna, Max Weber’in klasik tanımıyla açıklık getirelim: Bürokrasi, kurallarla işleyen, hiyerarşik ve rasyonel bir örgütlenme biçimidir. Devlet açısından vazgeçilmez olmakla birlikte, siyaset bürokratikleştiğinde farklı ve endişe verici bir durum ortaya çıkar; bürokratik siyaset, ‘toplum’u değil ‘parti örgütü’nü koruma amacıyla, ‘değişim’den çok ‘düzen’i savunur; ‘temsil etmek’ten çok ‘yönetme’yi hedefler; ve tabii ‘siyasal meşruiyet’in kaynağını ‘toplumsal destek’te değil ‘kurumsal yapı’da, yani parti tüzüğünde, merkez yönetiminde arar.
CHP’deki ‘mutlak butlan’ tartışmasının da tam olarak bu çerçevede geliştiğini gördük. Tartışmanın merkezinde seçmenin iradesi ya da partinin toplumsal temsil potansiyelinden çok, kurultayın hukuki geçerliliği ve parti yönetiminin yargı eliyle yeniden düzenlenmesi yer aldı. Böylece süreç, siyasal mücadelenin demokratik rekabet zemininden uzaklaştırılarak yargı mekanizmaları üzerinden yürütülen bir iktidar mücadelesine dönüştü.
Bu fotoğraf rekabetçi otoriterlik literatürünün ortaya koyduğu önemli bir gerçeği de doğruluyor: Günümüz otoriter rejimleri muhalefeti bütünüyle yasaklamak yerine hukuk, yargı ve bürokratik mekanizmaları kullanarak siyasal rekabeti kendi lehlerine yeniden düzenliyor. Seçimler yapılmaya devam ediyor, partiler varlığını sürdürüyor, ama muhalefetin hareket alanı giderek daraltılarak siyaset, hukuksal süreçlerde boğulmaya çalışılıyor.
Tam da bu noktada CHP içinde iki farklı siyaset anlayışının iyiden iyiye açığa çıktığını izliyoruz: Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘butlan’ yönetiminin temsil ettiği bürokratik siyaset yaklaşımı, parti içi yargı süreçlerini önceliyor; buna karşılık Özgür Özel ve arkadaşlarının temsil ettiği toplumsal siyaset yaklaşımı, siyasal meşruiyetin temel kaynağının toplumun desteği ve seçmen iradesi olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle ayrışmanın ‘partiyi kimin yöneteceği’ değil, ‘partinin meşruiyetini nereden aldığı’ sorusuna verilen farklı yanıtlarda belirginleştiğini izliyoruz.
Özgür Özel ve arkadaşlarının ‘yeni bir yol’ söylemiyle geliştirdiği toplumsal siyaset yaklaşımı, partiyi toplumun yerine koymadan, toplumun taleplerini karşılamak üzere demokratik bir araç olarak görüyor. Siyasetin yalnızca parti merkezlerinde değil, meydanlarda, mahallelerde, bankların üzerinde, kadınların çay sofralarında, kiraz bahçelerinde, traktör üzerinde, yollarda, yani yurttaşların gündelik yaşamında üretildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle meşruiyetini hukuki prosedürlerden değil, toplumsal rızadan ve demokratik katılımdan aldığını hatırlatıyor.
Bu ayrışma, kuşkusuz ki sadece iki farklı siyaset anlayışı arasındaki bir tercih değil. Aynı zamanda otoriterleşen rejimlerde muhalefetin ne tip ve nasıl bir siyaset yapacağına, giderek yok edilen siyasal alana nasıl çözüm üreteceğine ilişkin iki farklı stratejiyi temsil ediyor. Son iki yılda CHP genel başkanı olarak Özgür Özel’in geliştirdiği siyaset dilinin büyük ölçüde bu toplumsal ihtiyaca yüzünü döndüğünü görüyoruz.
Özel, özellikle yerel seçimler sonrasında farklı toplumsal kesimlere ulaşmayı hedefleyen, gençleri, kadınları, çalışanları, emeklileri ve her türlü demokratik hak talebini merkeze alan bir siyasal söylem geliştirdi. Bundan dolayı yeni parti girişimi, yeni bir örgütlenmenin ötesinde, toplumsal temsili yeniden kurma iddiasını taşıyor. Nitekim Avrupa sosyal demokrasisinin tarihine bakıldığında, sosyal demokrat partilerin yalnızca parti örgütleri sayesinde büyümediği görülür. İngiliz İşçi Partisi sendikal hareketle, İsveç Sosyal Demokratları işçi hareketiyle, Almanya SPD ise sendikalar ve sivil toplumla kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde toplumsallaşmıştır. Demokratik temsil yalnızca meclislerde değil, kamusal alanda yeniden üretildiği ölçüde güç kazanmıştır. Sosyal demokrasi de toplumun farklı kesimlerini ortak insani/vicdani değerler ve ortak demokratik hedefler etrafında buluşturabildiği ölçüde başarılı olmuştur.
Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinden yeni bir sosyal demokrat partinin doğuşu, kişisel liderlik tartışmalarının çok ötesinde tarihsel bir anlam taşıyor. Ve asıl soru şu: Türkiye sosyal demokrasisi devlet merkezli bir siyaset anlayışını mı sürdürecek, yoksa toplum merkezli yeni bir siyaset mi geliştirecek?
Bugün Özgür Özel ve arkadaşlarının ortaya koyduğu siyaset tarzı ve yöneliminin yoksullaşan, hak ihlallerine uğrayan bütün toplumsal kesimlerin demokratik hak taleplerini ortak bir siyasal hikâyede buluşturmayı hedeflediğini görüyoruz. “YENİ Parti’yi millet kurdu” söylemiyle, siyasetin yeniden toplum içinde inşa edilebileceğine dair güçlü bir iddia ortaya konuyor.
Özetle, Cumhuriyet’in kurucu partisinden yeni bir sosyal demokrat partinin doğuşunu anlamak için şu noktaları birlikte düşünmemiz gerekiyor: CHP içinde uzun süredir birikmiş bürokratik siyaset ve toplumsal siyaset gerilim; otoriterleşen siyasal rejimin yargı mekanizmaları aracılığıyla muhalefete müdahalesi; bu müdahaleye karşı demokratik meşruiyetin kaynağının aranması gereken yer.
İşte YENİ Parti’nin tarihsel önemi tam da burada ortaya çıkıyor: Bu girişim, otoriterleşme koşullarında demokratik meşruiyeti yeniden toplumda arama ve Türkiye sosyal demokrasisine yeni bir rota çizme iddiasını temsil ediyor.
*Doç. Dr., siyaset bilimi ve kadın çalışmaları
*Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu, Siyaset Bilimi ve Kadın Çalışmaları