Trakya Bağ Rotası’nda yer alan Barbare Bağları’nda, Barbare Studio’nun gerçekleştirdiği ikinci sergi Temas Bölgesi, şarapçılıktaki ‘terroir‘ kavramının ötesine geçerek görünmeyen ilişkilerin izini sürüyor. Sergiye davet edilen sanatçıların bağda yürüttüğü araştırmalar sonucunda ortaya çıkan video, yerleştirme, ses, metin ve farklı mecralardaki işleri, şarabın yolculuğuna mikro ölçekte bir bakış sunuyor.
Barbare Studio’nun ve Temas Bölgesi sergisinin küratörü Melis Golar’la serginin çıkış noktasını, üretim sürecini ve doğayla kurduğu ilişkiyi konuştuk.

Barbare Bağları’ndaki ikinci sergi Temas Bölgesi’ni, ilk sergi Yer Duygusu’ndan ayıran temel fark nedir?
Yer Duygusu, şarabın karakterini belirleyen toprak, mikroklima, eğim, rakım ve coğrafi özelliklerin bütünü olarak tanımlanan ‘terroir‘ kavramına odaklanıyordu. Başından itibaren üç serilik bir kurgu önerdim; her serginin bir öncekinden beslenmesini ama aynı zamanda yeni sorular sormasını istedim.
İlk sergide sanatçıların daha çok bağın manzarasına, sınırlarına, mülkiyet kavramına ve coğrafyanın kültürel, antropolojik katmanlarına yöneldiğini gözlemledim. Bağın içinden ziyade, bulunduğumuz yeri daha geniş bir ölçekte anlamlandırmaya çalışan işler ortaya çıktı.

Temas Bölgesi’nde ise ölçeği küçültüyor, dikkati bağın içine ve görünmeyen etkileşimlere çeviriyoruz. İlk metni sanatçılarla ‘Mikrobakış‘ başlığı altında paylaşmıştım. Süreç ilerledikçe hem sanatçılarla yaptığımız tartışmalar hem de kendi araştırmalarım sayesinde yeni düşünsel rotalar açıldı ve sergi bugünkü kavramsal çerçevesine ulaştı.
Bu sergide rehber olarak James Lovelock ve Lynn Margulis’in geliştirdiği Gaia Hipotezi’ni öneriyorum. Görünmeyen temasların ve ilişkilerin nasıl açığa çıkabileceğini hayal eden bir metin hazırladım. Mikroskobu metinde alegorik bir araç olarak kullansam da, temel bilimleri üretim pratiğinin parçası haline getiren ve bilimsel sorular üzerinden ilerleyen çalışmalar da sergide yer alıyor.
Fark etmediğimiz simbiyotik ilişkileri, insan olmayan canlılarla ve hatta cansız varlıklarla kurduğumuz etkileşimleri sanatçıların gözünden yeniden görmek beni heyecanlandırıyor. Bağın içinde işleyen bu mikro ilişkileri anlamanın, daha büyük ölçeklerde yeni düşünme biçimlerine kapı açabileceğine inanıyorum.
Öte yandan ‘temas bölgesi’ kavramı yalnızca biyolojik ya da fiziksel temasları değil; farklı kültürlerin karşılaştığı, birbirini dönüştürdüğü alanları da tanımlıyor. Serginin hem mikro ölçekte bir araştırma alanı sunmasını hem de kavramsal olarak kendi içinde güçlü bağlar kuran bir bütün oluşturmasını arzu ettim.

Sanatçıların pek çok işi bağda geçirdikleri araştırma sürecinin sonunda ortaya çıkmış. Bu üretim süreci nasıl ilerledi?
Sergi davetinin ardından sanatçılarla iki kez keşif gezisi düzenliyoruz. Mekânı kendi gözleriyle görmeleri benim için çok önemli. Çünkü burası hem üretimi belirleyen sayısız ayrıntı barındırıyor hem de geldiğiniz anda hayal gücünü harekete geçiren çok güçlü bir atmosfer yaratıyor.
Bu ziyaretlerin yanı sıra hazırladığımız podcastler, önceki dönem sanatçılarıyla yeni katılımcıları buluşturan etkinlikler ve her yıl büyüyen kütüphanemiz de bu etkileşimi beslemek için oluşturuldu.

Sanatçıların bağın yanı sıra Tekirdağ’ın ve Trakya’nın tarihini, kültürünü, coğrafyasını ve üretim pratiklerini tanımaları bizim için önemliydi.
Keşif sürecinin ardından sanatçılar yaklaşık bir aylık rezidans programına katılıyor. Kimileri araştırmasının bir bölümünü kendi atölyesinde tamamlayıp yerleştirme için kısa süreliğine bağa geliyor, kimileri ise tüm üretim sürecini burada geçiriyor.
Ben bu süreç boyunca sanatçılarla sürekli iletişim halindeyim. Ekip arkadaşlarım üretim aşamalarında destek oluyor; bağ çalışanlarının deneyimlerinden de sıkça yararlanıyoruz.
Dolayısıyla işler kolektif bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Burada üretmek büyük bir ayrıcalık olduğu kadar, tıpkı üzüm yetiştirmek gibi sabır, emek ve özen gerektiriyor.
Bazı işler sergi boyunca dönüşmeye, hatta mekânı dönüştürmeye devam edecek gibi görünüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?
Aslında bunun işlerin doğasının bir parçası olduğunu düşünüyorum. İlk başlarda hem ben hem de sanatçılar bu değişime daha mesafeliydik. Ancak zaman içinde doğanın kendi kurallarını kabul ettikçe, rastlantıların ve beklenmedik dönüşümlerin üretimin doğal bir parçası olduğunu gördük.
Biz küratörler ve sanatçılar, izleyicinin gördüğünün ötesinde eserlerin bütün dönüşüm süreçlerine tanıklık ediyoruz. Örneğin yan tarlalar zamanla renk değiştirerek bir işin fonuna dönüşüyor; aynı eser her ay bambaşka bir manzarayla birlikte yeniden okunuyor. Rüzgâr ise eserleri bir yandan yıpratırken diğer yandan yeni gölgeler, eğimler ve beklenmedik görsel etkiler yaratıyor.
Bu nedenle serginin kurulumundan kapanışına kadar eserlerin sürekli bakımını ve takibini yapmak gerekiyor.
Bir diğer önemli konu ise kalıcılık. Barbare Studio’nun kurucusu Celine Topsakal, her sergiden bir eseri bağda kalıcı olarak bırakmayı hedefliyor. Yapıtların büyük bölümünün bu mekâna özgü üretildiğini düşündüğümüzde bu yaklaşım çok anlamlı geliyor. Böylece proje zaman içinde büyüyecek ve bağların arasında dolaşırken sanat eserleriyle karşılaşmak gibi oldukça özgün bir deneyim oluşacak. Üstelik bu yalnızca ziyaretçiler için değil, sanatçılar ve küratörler için de çok özel bir deneyim. Sonuçta bir üzüm bağında sergi yapma fırsatı insanın karşısına kaç kez çıkıyor?

İşler bölgenin doğasını ve sanatçıların deneyimlerini güçlü biçimde yansıtıyor.
İşlerin büyük bölümü mekana özgü üretildiği için doğayla güçlü bir ilişki kurmaları hem sanatçıların hem de benim temel hedeflerimizden biriydi. Bu nedenle bu ilişkinin izleyiciye de geçtiğini duymak sevindirici.
Her serginin kendi kavramsal çerçevesi ve farklı soruları var. Kalıcı olarak bırakılan eserler, ait oldukları serginin bir temsilcisi gibi bağın hafızasında yerini alacak. Asıl bağ ise sergilerin kendiarasında kurulacak. Üçleme olarak tasarladığım bu serilerin birbirine eklemlenerek yeni sorular üretmesini önemsiyorum. Tüm bu hikâyelerin ortak zemini ise Barbare Bağları olmaya devam edecek.
Sergi 10 Eylül 2026’ya kadar görülebilir.