Herkes okeye oturmuş, bir ben kavurmanın peşindeyim
H

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Okeye beklenen dördüncü özgüveniyle daldım içeri. Halbuki hayatımda ilk kez geçtiğim bir caddedeyim ve ilk kez gördüğüm bir tabelanın çağrısına uydum. Ama yanılma ihtimalim yok, biliyorum, doğru yerdeyim.

Yine Kartal’dayım. Kartal ve çevresindeki meyhanelerin birkaçını yazdım ama listemde hâlâ gitmem gereken adresler var. Marmaray durağına yakın olanlardan bir ikisini gözüme kestirmiştim, hangisine gideceğim konusunda hâlâ kararsızım. Erken de geldim…

Gelmişken keşfe çıktım. Sahil tarafında birkaç mekân var, yan yana. Birkaçı da ara sokaklarda. Tren yolu alt geçidinden yukarı tarafa geçtim, türkü barlar filan… Mavi renkli tabelasıyla Büyük Efes Ocakbaşı’nı gördüm. Olabilirdi, ama kapalı. Yanında da diğer bira firmasının sarı renkli tabelasıyla bir tekel bayii, Çırçır Büfe var. 

O da ne? Çırçır Büfe’nin üstünde, aynı bira firmasının renginde bir tabela daha asılı: ‘AŞAĞI TORUNOBA VE ÇEVRE KÖYLERİ YAR. DER.’ Küçük tabelasında ise ‘OBA LOKALİ‘ yazıyor. Düşünecek bir şey yok artık, burası!

Street view of storefronts with bright yellow ÇIRÇIR BÜFE signs and a blue BÜYÜK EFES OCAKBAŞI sign above a red shuttered shop door on a busy street in Turkey.
Tabelalar arasından keşfettim neyse ki…

İçeri girmeden statüsünü anladım. Geçmişte epey bir gitmişliğim var bu tür dernek lokallerine. Zamanla içki servisi yapamaz hale geldi çoğu. Gazetecilik yaparken, Anadolu şehirlerinde görevdeyken bu tarz dernek lokallerini tercih ederdim. Aynı insanlara hizmet ettiği için asgari bir standartları olurdu. 

White Victorian-style house beside a glass-front modern building in a green park on a sunny day.
Muadili burası. Kriterlerimi karşılayamıyor ama.

Cercle d’Orient‘ (Serkldoryan) adıyla 1882’de Beyoğlu’nda kurulan, uzun yıllardır Kadıköy Çiftehavuzlar’da hizmet veren Büyük Kulüp de aslında bu statüde. Tam adı ‘Büyük Kulüp Derneği Lokali‘. Fakat Oba ile aralarında ‘küçük‘ bir fark var. Büyük Kulüp lokaline giriş aidatı 3 milyon, yıllık aidat da 12 bin lira. Üyelerin yalancısıyım. 

Interior hallway to a cafe, with a black sign reading 'OBA LOKALİ Aile Salonu' and a right arrow, white walls, and exposed pipes.
Lokal ikiye ayrılır, aile salonu ve diğeri.

Oba Lokali, Çırçır Caddesi’nde beş katlı bir binanın birinci katında. Merdivenlerden çıkınca lokal ikiye ayrılıyor, sağ taraf ‘Aile Salonu’ymuş. Benim yerim soldaki kapı demek ki. Girişte her ne kadar ‘Üye Olmayan Giremez‘ uyarısı varsa da geçmiş tecrübelerimden biliyorum, bir misafir kontenjanları vardır mutlaka. İşi Büyük Kulüp kadar sıkı tutuyorlarsa, girenlerden birine rica edip misafiriymiş gibi sızarım içeri. 

Casual restaurant interior with round green tables, black chairs, and stone walls; a man walks near the counter.
Masalar yeşil çuha kaplı, ben de okeyden anlamam. Kenara ilişip rakı içeyim o zaman.

Neyse ki bu tür numaralara gerek kalmadı. Kapısında nizamiye de yok zaten, samimi bir “Hoş geldiniz”le karşılandım. İçerdeki yeşil çuha kaplı oyun masalarını görünce bir kuşku düştü içime. Sordum: Evet, rakı servisleri de var.

Önce çuha kaplı masaları gösterdiler de tek başıma oturmak biraz münasebetsiz olur diye düşündüm. Kapının hemen solunda kırmızı MDF’den (Medium Density Fiberboard’un kısaltması) yapılma iki masa var, sanki bana daha uygun olur. Hem de salonun ortasında, neredeyse tüm salona hâkim. 

A busy kitchen with a glass fruit display case in the foreground and a female cook in a red bandana behind the counter.
Açık mutfak konseptli. Mutfağın başında da kadın bir ‘chef’.

Konsept olarak açık mutfak tercih edilmiş. Küçük bir meze dolabının ayırdığı mutfakta kadın şef var. Şimdi böyle söyleyince ayrımcı olduğum düşünülmesin, aksine kadın şef daha güven verici ama önyargılarım burada bir kadın şef beklemiyordu. 

İstersen uzatma, rakını söyle. 35’lik olsun… 

Ortama alışmaya çalışıyorum. Oldukça geniş ve ferah salonda 11 tane çuha kaplı oyun masası, benim oturduğum da dahil, iki MDF masa var. Bir ikisinde okey oynanıyor, oyuncular bira içiyor genellikle. Müzik yayını yok, okey taşlarının melodisi duyuluyor sadece. Tek ekranda Elazığ Hipodromu’ndan at yarışı yayını var, o da sessizde. Önümdeki masanın üstünde Sözcü, Korkusuz, Fanatik gazeteleri ve at yarışı bültenleri duruyor. Karşımdaki duvarda Atatürk’ün kilime işlenmiş portresi, altında da fotoğraflar asılı. Yan sütunda Vincent van Gogh’un ‘Arles’daki Yatak Odası‘ resminin çerçeveli bir posteri… Sol omzumun üstünde de mavi beyaz dikine çubuklu, 62 sırt numaralı Dersimspor forması asılı. Aşağı Torunoba’nın Tunceli’yle bir ilişkisi olmalı. Akşam yeni başlıyor, bütün sırlar ortaya dökülür, nasıl olsa. 

Rakı da soğuk su da… Meze seçeceğim ama meze dolabında sadece meyve görünüyor. Meğer mezeler arkadaki dikey dolaptaymış. Malum, yaz geldi, işler düştü, meze sayısı azalmıştır tabiatıyla.

Meze platter with stuffed grape leaves, fried meat with onions, roasted vegetable stew, and onion-dill salad on a red table.
Meral şef bunları gönderdi. Hepsinden razıyım.

Mutfağın başında Meral Hanım (Suludere) var. Meslekte 10 yılı devirmiş. Maltepe’deki Sultanahmet Köftecisi’nde başlamış, bir ara kendi esnaf lokantasını işletmiş. Mezelerin tamamı kendi üretimi. O zaman seçmeme gerek yok, kendi ne isterse göndersin. Ama yarımşar…

Arnavut ciğeri, yaprak dolma, şakşuka, fava geldi. Melamin tabaklarda gelen mezelerin lezzeti yerinde; belli ki malzeme de iyi. İtiraf edeyim, girerken yüksek beklentim yoktu, sadece enteresan bir mekân deneyimi yaşarım diye düşünmüştüm; evet, enteresan bir mekân, üstelik mezeler pek iyi. Dur bakalım, daha bunun ana yemeği var.

Ben rakı ve mezelere dalmışken, (bana göre) gençten biri geldi masama “Hoş geldiniz” diyerek. Belli ki kim olduğumu anlamaya çalışıyor. Buyur ettim, kendimi tanıttım. Hemen kaynaştık. Savaş (Akkoç, 42), mekânın işletmecilerinden. Dayısı Haydar Yumlu, 1995’te açmış burayı. Elazığ’da Su Ürünleri Mühendisliği tahsil etmiş. Adana’da, Bodrum’da birkaç yıl mesleğini icra etmiş. 2007’de abisi Ulaş lokali dayısından devralınca İstanbul’a gelmiş.

Scenic riverside scene with a turquoise river, a small yellow house, a red bridge, and green trees along a winding road in a hilly landscape.
Aşağı Torunoba’dan geçmişim meğer. Fotoğraf: Hıdır Yanmaz.

Önce tabeladaki Aşağı Torunoba bilmecesini çözmem gerek. Tunceli- Ovacık arasında bir köymüş. E, ben tarif ettiği yerden geçmiştim! 2015 Temmuzuydu… Hasan’la (Saltık, 1964-2021) Munzur Kültür ve Doğa Festivali için Tunceli’ye gitmiştik. Tunceli’den de Ovacık’a geçtik. Kaç kilometreydi hatırlamıyorum ama bir yanımızda hep Munzur’un aktığı, hayatımda geçtiğim en muhteşem yollardan biriydi. İşte bu Aşağı Torunoba da o yol üstündeymiş. Bu, sonradan verilen adı. Orijinali Kermir-Kirmil imiş. Kendimi birden dostların arasında hissettim.

Men seated at round green gaming tables in a stone-walled lounge; fluorescent lights and a TV screen in the background.
Saatler ilerledikçe kalabalıklaştı. Ama varsa yoksa okey.

Gelenlerin tamamı müdavim. Tunceli, Erzincan, Sivas, Elazığ kökenliler. Büyük Kulüp’ün siyaset konuşulmaması kuralının aksine burası politik tercihleri benzer insanların bir araya geldiği bir lokal. Alevi olduklarını, politik olarak solda durduklarını söylememe gerek var mı? 

Aile Salonu‘ yazan diğer tarafta daha çok öğretmen emeklileri takılıyormuş. Bir ara göz attım, girişin solunda bar bankosu duruyor. Yeşil çuha kaplı oyun masaları burada da var. Adı aile salonu, ama nüfus tamamen erkek. 

A busy, casual cafe with groups of men sitting at green tables and chatting under bright ceiling lights, wooden floor.
‘Aile Salonu’nun hali de bu.

Ha, bu arada kadınların da gönül rahatlığıyla gelebileceğini temin ederim. Tunceli gibi, gayet medeni bir ortam. Kadınlar tuvaleti de var zaten. Lâf açılmışken bizim taraftan bilgi aktarayım, bir pisuvar iki alaturka kabinli. Temizce.

Sabah 08.00’den gece 01:00’e kadar, 31 Aralık hariç her gün açık. Tek tük benim gibi yabancılar misafir olarak geliyormuş. 

Beni karşılayan Celal bey de (Demir, 64) Ovacıklı. 15 yıldır servise bakıyor. Buradan emekli olmuş. 

Ulaş da (Akkoç, 46) geldi. Aynı samimiyetle. “Burada insanlar düğününü duyurur, cenazesini duyurur. Çay içer, içmez. Para öder ödemez, kimseyi sıkmayız. Herkes burada birbirinden haberdar olur” diye anlattı bu özel ‘kulüp‘ü. Mesleğe benim de pek sevdiğim eskinin Şiribom’unda başlamış. Kick boksta biri Türkiye ikincisi, diğeri üçüncüsü, iki kızı varmış. Asmin ve Zenan. Asmin lacivert yapraklı nadir bir dağ çiçeği; Zenan’ın da ‘ekmek gibi‘ ya da  ‘bilge, bilen’ anlamındaymış.

Plate of sliced cooked beef with tomato wedges, onion slices, parsley sprigs, and green peppers on a white plate, set on a red table.
Köy kavurması. Tadı hâlâ damağımda. Kuru soğanı bile esirgememişler.

Savaş kavurmayı önermişti. Köy kavurması diye servis ediliyor. Pek merak ettim, mezelerle doymadan sipariş ettim. Pek özenli bir tabak geldi. Yanında garnitür olarak verilen domateslerin kabuğu soyulmuş, taze yeşil biber, maydanozla süslenmiş. Son günlerde fiyatıyla gündeme gelen kuru soğanı bile esirgememişler. Kısaca nefis bir tabak, ama içerik daha da nefis. 

Önden bir şeyler yemesem, bu kadar iddialı konuşmazdım; açken bana öyle gelmiş olabilir diyebilirdim. Ama bu kavurma ağızda dağılıyor. Yediğim en iyi kavurmalardan biri. Tabağın dibini sıyırdım. Gurme değilim ama yediklerimi iyi kötü ayırt edebiliyorum. 

Bana gelen tabak yarımmış, normal porsiyon iki kişiyi doyururmuş. Eti Bostancı’daki Coşkun Kasap’tan alıyorlarmış. Bir daha sipariş etsem açgözlülük etmiş olur muyum diye düşünürken, peynir ikram ettiler. 

Three irregular chunks of white cheese on a white oval plate atop a red table.
Gecenin diğer sürprizi. Şavak tulumu.

Erzincan tulumu genel adıyla bilinen peynirin bana göre en iyisi Şavak tulumudur. Bir Türkmen göçer aşireti olan Şavaklar’ın adıyla anılan bu peynir, Tunceli, Erzincan, Elazığ’a yayılan coğrafyada otlanan koyunların sütünden yapılan, çok özel bir lezzet. Bu yediğim de Şavak tulumunun en iyi örneklerinden biri. 

Heyecanımı Savaş’la paylaştım, meğer babası Süleyman bey (Akkoç, 74), eski bir peynir üreticisiymiş. Bu peynir de Ovacık’taki Mercan Deresi Vadisi’nde otlanan koyunların sütündenmiş. Satışını da yapıyorlar. Bugün ellerinde dört kilo kalmış. Aç gözlü derler mi diye düşünmeden hepsini aldım. Endişelenmeyin, depoda devamı varmış. 

Six staff members, five men and one woman, stand behind a bar counter in a cafe, posing for a group photo.
Soldan sağa Süleyman Akkoç, Celal Demir, Ulaş Akkoç, Meral Suludere, Savaş Akkoç, ben.

Aldığım hazzı çok belli etmiş olacağım ki peynir bitince ikinci tabak geldi. 

Durumum biraz absürt. Benden sonra gelenler dahil, tüm masalarda okey oynanıyor. Kimi çay içiyor, kimi bira. Bense güzel mezeler, şahane yemekler ve yanında rakıyla kurmuşum masayı… Yolum uzun, hesabı isteyeyim en iyisi. 

Canı gönülden misafir etmek istediler, neyse ki argümanım sağlam; hesap ödemezsem yazamam ki. İndirim bile olmaz, zaten gelen ikramlar mahcup etti.

Hesabım 2 bin 50 lira. Genel olarak fiyatları da sordum tabii ki: Bira 180 (yanında çerez ikram), 35’lik bin 200, mezeler 200, köy kavurması tam porsiyon 700, bana gelen 450, Arnavut ciğeri 500, köfte 500, tavuk şiş-kanat 450 lira. Her gün tabldot da çıkıyormuş. Örneğin, et sote, pilav, cacık 350 lira! 

Yakınlardaysanız kıymetini bilin. Uzaktaysanız bir kerecik bana güvenin, yolunuzu düşürün. 

Cercle d’Orient’a hiç gitmedim. Oranın mutfağı da bu kadar iyi midir?