Christopher Nolan imzalı ‘The Odyssey’, sinema salonuna gitmenin hakkını veren müthiş bir film olmuş, net söylüyorum. Salona girmeden önce gözümde büyüyen 3 saat 10 dakikalık süre; filmi izlerken nasıl bitti, hiç anlamadım. Ve uzun aradan sonra ilk kez, bir salı akşamı, bir sinema salonunu bu kadar dolu gördüğüm için sevinmiş olabilirim.
Demek ki neymiş, iyi film varsa sinemaya gidiliyormuş! Neyse ilk duygularımı satırlara döktükten sonra filme geleyim… Tarihe biraz aşina olan, en azından okulda tarih dersi dinleyen herkes Truva savaşını bilir.
Devasa ahşap at ve içine doluşan askerlerin hikayesine dair herkesin üstün körü de olsa bilgisi vardır. ‘Aman çok yıllar geçti, hatırlamıyorum’ diyenlere, işte özet: Antik çağın en güzel kadınlarından kabul edilen Helen, Menelaus adında bir Sparta kralıyla evlidir. Truva prensi Paris, bir seyahat sırasında onu görür ve kaçırır. (Bir rivayete göre de, Helen onunla kaçmıştır.) Menelaus da her normal koca gibi çıldırır, savaşa gitmek için Yunan krallarını toplar. Onlardan biri de İthaka isimli küçük bir adanın kralı olan Odysseus’tur.