Bugün dijital panoptikon inşa ediliyor. Gazeteci haber kaynağıyla konuşurken, avukat müvekkiliyle yazışırken, bir yurttaş sosyal medyada siyasal iktidarın hoşuna gitmeyecek iki satır yazarken izlenebileceğini bilecek. Ve çoğu zaman bu bilgi sansür için yeterli olacaktır. İfade özgürlüğü artık yalnızca mahkeme kararlarıyla bastırılmıyor, insanların kendi kendilerini susturmaları sağlanıyor. En etkili sansür de bu değil mi? Çünkü konuşmayan toplumu susturmak için polis göndermeye gerek kalmaz.
Çok açık ki otoriter iktidarların yeni hedefi meydanlar değil, zihinlerdir. Byung-Chul Han’ın dediği gibi çağımızın baskısı artık yasaklayarak değil, görünmez denetim mekanizmalarıyla işliyor. Zincir görünmüyor ama hareket alanı daralıyor. Bugün siber güvenlik deniyor. Dün “dezenformasyon” denmişti. Ondan önce “milli güvenlik”. Sadece kelimeler değişiyor. Yetkiler büyüyor, haklar ise küçülüyor. Bu yüzden tartıştığımız şey teknik bir kurumun görev alanı değil, dijital kamusal alanın kime ait olduğudur.
Ezcümle, internet altyapısı ve iletişimin denetlenmesine ilişkin yetkilerin tek bir idari otoritede toplanması ifade özgürlüğü ile haberleşmenin gizliliğine yönelik keyfi müdahalelerin önünü açabilir. Etkin yargısal denetim ve şeffaf güvenceler olmadan, siber güvenlik gerekçesi temel hak ve özgürlükleri sınırlamanın aracına dönüşebilir. İnternet yurttaşların özgürce konuşabildiği son ortak meydanlardan biridir. O meydan, merkezi bir idarenin sınırsız takdirine bırakıldığında yalnızca kişisel verilerimiz değil, demokrasi de risk altına girer.
Çünkü özgürlüklerin sonu bir gecede gelmez. Önce veriler toplanır. Sonra gözetim sıradanlaşır. Ardından insanlar sessizleşir. Ve bir gün kimse susturulduğunu fark etmez. İşte asıl siber tehdit budur.