Bir Efsane'nin son günleri
B

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Elimde birkaç adres var ama burayı yazmanın ‘sorumluluğunu’ görür görmez hissettim. Yazıya konu meyhanelerde aradığım kriterleri fazlasıyla karşılıyor zaten; kedi dahil. Bir de bulunduğu binanın görünüşü ‘önce burası’ dedirtti, tereddütsüz girdim.

Efsane Birahanesi Nebioğlu Sokak’ta, Sefaköy Metrobüs durağına beş dakika yürüme mesafesinde. 

Altında bulunduğu altı katlı binanın üst katlarının çoğu boşaltılmış. Burası da gittiğim bazı meyhaneler gibi kentsel dönüşüme kurban gidecek anlaşılan, bari kayıt altına almış olayım. 

Pink, weathered building façade with five second-story windows and a black APRIL GROUP sign above the stores; wires run across the storefronts and red cars are parked in front.
Efsane tam olması gerektiği gibi de üstteki binadan hayır yok.

Efsane’yi seçmemin tek nedeni bu değil tabii; esas kriterler de yerli yerinde. Bir kere yanında ganyan bayii var. Tabelası bir bira firmasının renginde. Camları filmle kaplı, içerisi gözükmüyor. Popüler olmadığı belli, tam bir mahalle meyhanesi. Girişteki masaya bir kedi kurulmuş. Rakı servisi var. Daha ne olsun?

Alt kriter olarak da Metrobüs hattına yakınlığını söyleyebilirim. Marmaray, metro hatları, vapur da olabilir. Yeter ki taksiciye muhtaç etmesin beni.

Cat curled up on a red blanket atop a wooden table in a dimly lit cafe as several people sit and chat in the background.
Kriterlerin tamamı yerli yerinde.

Listemdeki bütün adresleri kontrol etmek için zaten erken gelmiştim. Bana göre erkenden (sonradan öğrendim, meğer sabah başlıyormuş servis), girişteki masanın üstüne kurulmuş siyah-beyaz beyefendiye saygılarımı sunup daldım içeri. 

Mutfağın önünde niye geldiğimi anlamaya çalışan beyefendiden uygun masa rica ettim. Boş olan masalardan herhangi birine oturabilirmişim; girişin sağındaki, kedi beyin solundaki masaya, yüzüm salona dönük oturdum.

Cafe interior with dark wood walls, tables, and a wall TV showing a sports game. Window light at the back adds brightness.
Ganyancıların gözü ekranda.

Hava sıcak. 35’lik de su da soğuk geldi. Mezeleri seçmeye gideceğim ama önce bir hararetimi söndüreyim. Ah, o ilk yudum yok mu…

Mekâna giriş solda. Kapının yanına yığılmış bira kasalarının yanında, duvara paralel sekiz kişilik bir masa var. Kedi bunların en başında oturuyor. Arada kolon çıkıntısına dayalı dörtlü bir masa, sonra tekrar paralel bir sekizli masa daha bulunuyor. Sonrası bira dolabı, tuvalet girişi filan. Sağda, yani bizim tarafta da duvara dik sıralanmış dörderli beş sıra masa. Masalar örtüsüz, sandalyeler metal aksamlı, rahatlar. 

Tamamen görüş alanım dışında kalan tepemdeki ekranda Bursa Hipodromu’ndan yarışlar var. İkinci masadaki iki kişinin gözü de kulağı da tamamen ekranda; selamlaşmamız imkânsız. Önlerinde kuponlar, yarış bültenleri… Benimkinde de onların masasının başında da duvara asılı şeffaf kutuda bahis kuponları var. İnceledim tabii; matematikteki işlem önceliğini bile artık kavrayabilirmişim gibi geliyor ama bunu hâlâ değil. Kuponu usulca yerine bırakıp salonun sonunda duran, üstünde blues-blues rock çalan bir ekranın bulunduğu meze dolabına yollandım.

Two men in a deli or kitchen behind a glass counter; fruit cups visible in the display case and shelves of glassware in the background.
Meze dolabı mütevazı.

Dolapta 10-12 çeşit meze var. Yarımşar porsiyon şakşuka, havuç tarator, haydari, Arnavut ciğer, enginar (tam tabii) istedim, taze fasulyeyi önermedi salona bakan beyefendi. Biri salonda biri mutfakta toplam iki kişiler zaten. 

Mezeler tek tabakta geldi. Dolap başında kendimi tanıtıp derdimi anlattığımı düşünüyordum, olmamış. En ince sesimle, zahmet olmazsalarla, kusura bakmazsalarla derdimi bir daha anlatıp bu mezeleri ayrı tabaklara aktarmalarını rica ettim, kırmadı. 

Önce servis aldığım beyefendiyle tanıştırayım. Murat Bey (Badur, 56), 20 yıldır meslekte, beş yıldır da burada. Zonguldaklı, çocukluğundan beri de Sefaköylü. THY’de çalışmış meslek hayatının büyük bölümünde. Her yaştan insanla kolay iletişim kurabilenlerden, samimiyeti hemen geçiyor.  Burayı 1999’dan beri Birol Bey (Çetinöz) işletiyormuş. Ondan önce de en az bir beş-altı yılı varmış. Birol Bey bugün yok ama, tanışmadan sevdim kendisini, birazdan anlatacağım. Sabah 08:00 gibi kapılar açılır, 09:00-10:00 gibi de müşteriler başlarmış. 

Assorted dishes on a wood table: beef with peppers, potato salad, scrambled eggs, and mixed vegetables with tomato and lettuce slices.
Mezeler. Enginar pek cengâver çıktı.

“Sefaköy’ün nöbetçi meyhanesi gibiyiz. Akşam 11 gibi kapatırız. Kapalı olduğumuz gün yok.”

Çoğunluk müdavim, yarış günleri Murat Bey’in deyimiyle ‘Eşşekçiler’ başı çekiyormuş. Bir süredir yabancı müşterileri artmış. İlginç! Meyhanenin karşısında adı ‘The’ ile başlayan bir otel bile var ama iyi kötü gezdiğim kadarıyla Sefaköy’ün pek de bir turistik cazibesi yok. 

Meğer bütün olay saçmış. Saç ektirmeye gelenlerin rağbet ettiği kliniklerden bazıları buralardaymış. Diş de varmış. Konumuz değil, uzatmayalım.

Nihayet mezelerime, fotoğraf da çekebileceğim formatta kavuştum. Yanlarında bir yaprak peçete ve bir çatalla. Masalarda menaj takımı aramamıştım zaten ama bir servis tabağı bir de bıçak iyi olabilirdi. 

Plate with a few carrot and potato chunks and a bit of creamy dish, a knife nearby on a dark wooden table, and a Turkish lottery ticket beside it.
Gel de çöz şunu. Dört işlemi bile öğrenebilirim, ama bu?

Gittiğim yere uyumlu olmaya çalışırım fakat enginarı çatalın kenarıyla keserken zorlandım. Biraz da sertmiş. Ben böyle severim aslında, biraz diri kalacak. Ama enginarla geçmiş tecrübelerimde hep bıçak da eşlik etmişti bize. İki defa tabaktan fırladı, çok uzaklaşmadan yakaladım neyse ki. İşbirlikçileri havuç, patates, limon etrafa dağıldı. Zamanla teknik geliştirdim, çatalı enginara batırıp iz açtıktan sonra kenarıyla kesmek daha kolay oldu. Ya da enginar yorulup ehlileşti. Mezeler vasat değil. Karşımdakiler hâlâ yarışa kitlenmiş, kediye sarayım en iyisi.

Black and white cat napping on a red table in a cozy restaurant, with patrons in the background.
Boncuk Bey. Uyanınca sfenks pozisyonu aldı. Hakkı.

Boncuk’muş adı. Buraya yerleşeli iki yıl kadar olmuş. Bütün konforu düşünülmüş; altında belli ki eskiden duvarda asılı olan, dükkânın adının işli olduğu kilim serili. Dörde katlanınca ‘Efs’i kalmış. Mama kabı, taşıma kabı, su kabı yakın çevresinde. Bu arada bütün bu ‘menaj takımı’ sokaktaki diğer kedilere de hizmet veriyor, giren çıkan belli değil. Bizimki aldırmıyor. Hatta bütün yılışmalarıma rağmen bana da pek yüz vermedi. Başını, gıdısını kaşıttı, o kadar. Mekânın sahibi belli. Sahibi demişken, resmi sahibi Birol Bey tam bir kedi severmiş, Murat Bey’den aldım dedikodusunu:

“Bizim patron insandan çok kedi sever. Evde de kedileri var, çoğu özürlü. Dünya para harcar onlara.”

Anladığım kadarıyla koyu Beşiktaşlı. Boydan boya eski tip lambri kaplı duvarlarda büyük boy Mustafa Kemal Atatürk posterleri, bir de “Aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş”, “Zor günde sevmek yürek ister biraz/Karanlık aydınlandı, artık her yer siyah beyaz” gibi çerçeveletilmiş özlü sözler var.

Müslüm Gürses’e geçtik istek üzerine. Genç bir arkadaşımız istek sahibi. Hep ayakta, yerinde duramıyor. Birasına votka ekletip öyle içiyor. Dert içmesi bu, belli. Merak ettim. 

Bir ara Murat Bey ile kıdemli bir müşteriden diskur yedi; bira böyle içilmezmiş, ne gerek varmış… Eski Galata köprüsü altında, Arzu’da, Kemancı’da az içmedik, içilir öyle de. 

Yerinde duramıyor ya, dışarı sigaraya çıkarken lâf attım, düştü oltaya. 

Interior of a casual dining bar with patrons sitting at tables and bottles on the counter; warm lighting and dark wood paneling.
Efsane, eski tip, boydan boya ahşap lambrili, pek şahane bir müdavim meyhanesi.

Azmi (Taştan 22), müzisyen, muhasebeci, aşçı. Çocukluğundan beri müzikle uğraşıyormuş. Şu sıralarda aşçı olarak çalışıyor. Beylikdüzü’nde yaşıyor. Dili düşüncelerinin hızına yetişemiyor sanki. Gitarı hep sırtındaymış. Elektro gitar. Bugün bir kızla tanışmış bağlama çalan. O coşkuyla içiyormuş. Hangi bağlamda söyledi hatırlamıyorum, ibadetlerinde “Vay canına” dermiş. 

“Bu gençler” diye cümleye başlasam kendimi kategorize edeceğim, ama pek şahaneler. Azmi de tam bir özgür ruh.

Indoor wall with a large black-and-white portrait in a blue frame, calendar strips, and Turkish banners, plus a vending fridge on the right.
Siyahlar, beyazlar…

Karşımdakiler kuponları yatınca kalktı. Son ayakta “eşşek gelmiş”, yoksa herkes rakı içecekmiş bu akşam.

Başkaları geldi. Müzik bir ara Kral FM’e döndü. Bir ara Dünya Kupası maç yayınına geçildi. Kafalarında siyah bant bulunan batılı kel turistler geldi bira içmeye, kendimi körler ülkesinde tek gözlü kral gibi hissettim. 

Two men sit at a dining table with plates and drinks in a wood-paneled room, a poster of galloping horses on the wall behind them, and a large white appliance to the right.
Azmi (solda) pek marifetli. Dertliydi o gün ama. Müzisyen gerekirse instagram hesabı @vevo_azmi.

Tahmin ettiğim gibi erkeklere özel tek tuvalet var. Bir pisuvar, bir alaturka taşlı kabin, bir lavabo. Kâğıt havlu bitmiş. Saat daha erken. Temiz diyemem, görünür pislik de yok.

Enginar bitince husumetlimden kurtulmuşum gibi rahatladım. Kendimi ödüllendirip sıcağa geçeyim bari. Seçenekler tavuk ve köfte. Özellikle önerilmiyorsa tavuğa mesafeliyim. Köfte tavada ızgara edilmiş. Bol garnitürlü. Şikâyetim yok. Köftenin hazır olduğunu söyleyecek kadar dürüstler bu arada.

Plate with lettuce, sliced tomatoes, and a beef-topped crostini on the edge; lemon wedge and beverages nearby.
Köfte hazırmış. Olsun. Dürüstlükleri yeter.

Mutfakta Kenan Bey (Demir, 55) var. Erzincanlı. Geçici çalışıyormuş. Meğer Cağaloğlu Yokuşu’nu tırmanmışız aynı zamanlarda. Fotoğrafçıymış. Yalçınlar’da çalışmış yıllarca. İlgilisi bilir Yalçınlar’ı. Gazetecilik yıllarımızda, döner kebap vitrinine yanağını yaslayan sokak çocukları gibi seyrederdik her gelen yeni fotoğraf makinesini. 

Azmi üçüncü Arjantinini isterken ben de hesap işareti yaptım. 

Hesabım 2 bin 250 lira. Bira 200, 35’lik rakı bin 100, mezeler 150-200, Arnavut ciğer 350, tavuk 350, köfte 350 lira.

Three men stand close together and smile for a group photo indoors, wearing casual T-shirts and jeans as a nighttime street scene is visible outside.
Ekip hatırası. Soldan sağa ben, Murat Bey, Kenan Bey.

Hislerim, kriterlerim yine yanıltmadı beni. Maalesef bir konuda daha haklı çıktım, bina birkaç ay sonra kentsel dönüşüme girecekmiş. Ondan sonra Efsane olur mu, meçhul. Efsane, 30 yılı aşkın efsane geçmişiyle önümüzdeki birkaç ay daha orada ama.