'Sıkıntım korkumu aştı': Suskunluğun bedeli, konuşmanın bedeli
'

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Günlerdir Deniz Göktaş’ı konuşuyoruz. Gösterisini, gözaltını, tutuklanışını, cezaevinden gönderdiği ilk mektubu…  Ben de bu konuda heyecanla ve birden fazla kez yazdım. Önce milyonlara ulaşan gösterisiyle, gösterişsiz gündelik varoluşu arasındaki tutarlığın ne kadar özlediğimiz bir şey olduğundan söz ettim. Çünkü uzun zamandır yalnızca iyi yazılmış bir mizahı değil, söylediği sözle yaşama biçimi arasında açık bir mesafe olmayan insanları da özlüyoruz.

Male comedian on stage holding a microphone in front of red curtain, smiling to the audience.
Fotoğraf: @tuzbiberstandup / Instagram

Cezaevinden gönderdiği ilk mektup da tam Denizlik. Dozunda mizah ya da hatta bakışın kendiliğinden mizahiliği. “Herkes beni konuşuyor hazır, şunu da diyeyim” derdine hiç düşmemesi. Ünle, kahramanlık atıflarıyla, giderek yükselen ilgiyle değişip çürümeyeceğine, kendi efsanesine sıkışmayacağına dair belirtiler o kadar tutarlı ki insan her defasında seviniyor.

İkincisi, yine hiç gösterişe kaçmayan gerçek bir empati, hatta sevecenlik. Vatan emniyetin ‘Osmanlı’dan kalma’ klimalarının çalışanları ne kadar bunalttığından, gözaltı ve tutuklanma sürecinde karşılaştığı görevlilerin aslında çoğu kez ‘kötü polis‘ rolünü oynamaya itilmiş, olağan, hatta yer yer iyi insanlar olduğundan bahsediyor. Son derece gereksiz ve haksız ters kelepçe sürecini esprili üç cümlede geçerken gözü hâlâ başka insanları ve onların sorunlarını görüyor. Şikâyet etmiyor, abartmıyor. Bir tane hamasi cümlesi yok. Bizde insanlar ilgi gördükçe eleştiriye daha da tahammülsüz hale gelirler; hiç öyle bir tarafı da yok. Sadece gösteri boyunca yaptığı, anne babasına dair şakalar da yine bunun bir metne dayalı bir şov olduğu unutularak bire bir algılanabildiği için anne babasını savunma ihtiyacı hissetmiş bir parça. Elbette ki çocuklarının tutuklanmasını bir an bile istemeyecek, her ebeveyn kadar korumacı ve şefkatli, çok iyi insanlar olduklarından bahsetmiş. Hiçbir yerinde ‘ben ben ben‘ olmayan, çok sade, çok iyi bir mektup, özetle.

Mektupta beni ve birçoğumuzu en çok durduran, düşündürense şu cümleler oldu:

Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, ‘politik mizah’ yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip bana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafında dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.

Cesaret korkusuzluk değildir

Policeman in blue uniform labeled POLIS escorts a civilian down a hallway with other people walking ahead.
Deniz Göktaş ters kelepçeyle gözaltına alınırken.

Günlerdir Deniz’in cesaretinden bahsediyoruz. Ama cesareti çoğu zaman yanlış anlıyoruz. Cesur insanı ‘korkmayan biri‘ sanıyoruz. Bu cümleler o nedenle bu kadar sahici. Şunu anlatıyor insana: Çoğu zaman cesaret, korkunun ortadan kalkması değil, korkuyla yaşamaktan yorulmaktır. 

Deniz Göktaş’ın bu kadar karşılık bulmasının önemli bir nedeni, bugün onu izleyen milyonların söyleyemediklerini söylemesi, kuşkusuz. Üstelik o kadar yaygın bir söyleyememe hâli ki bu; sokaktaki, evine yarın ekmek götürüp götüremeyeceğini bilmeyen insandan, hayatını her türlü garantiye almış, dünyalığı çoktan doğrultmuş çok ünlü ve imtiyazlılara, çok geniş bir kesimi kapsıyor. Sınıf, eğitim, sözün gücü ve hacmi, her şey değişiyor; tek ortak nokta suskunluk oluyor.

Böyle bir suskunluk ikliminde işte Deniz, söylenemeyenleri söylemesi kadar bunların hâlâ söylenebilir olduğunu da hatırlatmasıyla da öne çıktı. Bunu da özlemişiz.

Sonuç olarak 32 yaşındaki, incecik, sadecik, her haliyle gösterişsiz bir komedyen toplumun üstündeki ölü toprağını biraz olsun silkeledi. Bu ilham verici ve bulaşıcı genişleme hâli de başka birçok şey üzerine yeniden düşündürüyor insanı. Bu yazının esas konusu Deniz Göktaş değil. Onun kapısını araladığı, cesaret, haysiyet, konuşma, itiraz etme, hayır diyebilme kültürü ve otosansür üzerine düşünceler.

Son günlerde bambaşka nedenlerle de bu meseleler üzerine yeniden düşünüyorum. Siyasetle ilgisi olmayan, tamamen gündelik hayatın içinden birkaç kırgınlık ya da iletişim arızası sırasında tekrar fark ettim bunu.

Deniz’i Deniz yapan şeylerden biri, müthiş bir sınır koyma becerisi aslında. Narsisistik olmayan, kendini öne çıkarmayan, anlatıyı işine gelen yerden kurmayan, gerçek bir dürüstlük. Bir arkadaşının onu tanımlamak için söylediği şeydi sanırım: “Hakikat bağımlılığı.” Sevdiğini de söylüyor Deniz, sevmediğini de. Neyi doğru bulduğunu da nelere itiraz ettiğini de. Hiç lafı kıvırmadan, açık açık.

“Hayır” diyemeyen bir toplum

Biz “hayır” demekte feci zorlanan bir toplumuz. Bunun etkilerini de sadece siyasal alanda yaşamıyoruz, hayatın her yanına yansıyor. İnsanlar çoğu zaman doğrudan konuşmuyor. Yapmak istemediği şeyi de söylemiyor, neyi gerçekten iyi ve layığıyla yapabileceğini de. “Buna gücüm yok”, “canım istemiyor”, “bu bana uygun değil”, “önceliğim bu değil” de demiyor. Onun yerine erteliyor, idare ediyor, gönül almaya çalışıyor, susuyor, anlaşılmayı bekliyor, arkadan homurdanıyor. Sonra da bu suskunluk ve idare etmeler en olmadık yerlerden patlıyor. Üstelik geriye dönük olarak, talep edilmeden yapılmış koca bir lafı dolandırma saçmalığı, zaman israfı da çoğu zaman kibarlık ya da fedakârlık olarak sunuluyor.

Halbuki insanlar “hayır” dediklerinde gerçek bir sorumluluk alacaklarını, gri alanlarda kalamayacaklarını bildiklerinden sınır koymuyor çoğunlukla. “Hayır diyememek” göründüğü kadar masum ve nazenin bir şey değil yani.

Gerçek bir “hayır” diyemeyen insanlar, çoğu zaman gerçek bir “evet” de diyemiyor. Ortada ne sahici bir kabul kalıyor ne de sahici bir itiraz.

Biz yalnızca “hayır” demeyi değil, itiraz etmeyi de pek öğrenerek büyümüyoruz. Büyüklerin sözünü kesmemek, idare etmek, ortamı germemek, açık bir reddi kabalık ya da çıkıntılık saymak… Çocukluğumuzdan itibaren bunlar çoğu zaman iyi terbiye ve olgunluk göstergeleri olarak öğretiliyor. Bunların hiçbiri tek başına kötü şeyler değil elbette. Ama bir araya geldiklerinde, sınır koyabilme becerimizi de zayıflatıyorlar. “Hayır”, yalnızca bir fikir ya da tercih beyanı olmaktan çıkıyor; ilişkiyi bozacak, huzuru kaçıracak, ayıp sayılacak bir davranışa dönüşüyor.

Belki de bu yüzden gündelik hayatta kuramadığımız o açık ilişki, siyasal kültürümüze de yansıyor. İtaatin çoğu zaman uyumla, sessizliğin olgunlukla, itirazın ise huzur bozuculukla karıştırıldığı bir yerde, ortak bir “hayır” demek de kolay olmuyor. İnsanlar tek tek rahatsız oluyor, tek tek öfkeleniyor, yoruluyor ama o rahatsızlık ortak bir dile, ortak bir cesarete dönüşmekte zorlanıyor. Hepimiz birbirimizin ne düşündüğünü aşağı yukarı biliyor, ama bunu birbirimize söyleyemiyoruz. Birlikte de söyleyemiyoruz.

Sonra bunun üzerine giderek daha da otoriterleşen bir siyasal iklim geliyor. Artık “hayır” demenin yalnızca duygusal değil, mesleki, ekonomik, hatta hukuki sonuçları da olabiliyor. Böyle bir ortamda otosansür yalnızca bireysel bir korkunun ürünü olmaktan çıkmıyor, zaten sınır koymakta ve itiraz etmekte zorlanan bir kültürün en doğal reflekslerinden biri hâline geliyor. Belki de bugün yaşadığımız suskunluğu yalnızca siyasal baskıyla değil, bu iki damarın birbirini beslemesiyle anlamak gerekiyor. Kültürel bir tarafı da var bunun.

Şu sorunun da bir cevabı burada yatıyor bence: Kültür ve sanat alanında çalışan insanlar neden belli bir noktadan sonra daha da sessizleşiyor? Bunu kolayca korkaklık diye açıklamak istemiyorum. Çünkü mesele bundan daha karmaşık.

Başarının sessizliği ve konforun bedeli

Öncelikle, yaptıklarıyla ün, şöhret, para, imtiyaz kazanmış insanlar da bu toplumun çocukları. Onlar da doğrudan itiraz etmeyi, açık bir “hayır” demeyi öğrenmeden büyüyorlar. Başarı kimseyi kendiliğinden susturmuyor. Ama zaten var olan o susma ve idare etme refleksini ödüllendirip güçlendirebiliyor. Çünkü bu kez korunması gereken yalnızca bir fikir değil. Yılların emeği, görünürlük, kurulan hayat, seyirci, projeler ve itibar da devreye giriyor.

Bütün bunları anlamaya çalışmak, elbette suskunluğu mazur görmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, Deniz Göktaş’ın mektubundaki cümle tam da burada önem kazanıyor. Gencecik insanların çok daha ağır bedeller ödemeyi göze aldığı bir dönemde, insanın kendi sesini sürekli budayarak yaşaması da bir tür kayıp. Kaldı ki bu kayıp insanların ürettiklerine de yansıyor. Bir toplumun içinden çıkmış komedyen mesela, giderek onun sorunlarından daha kopuk, daha üstten, daha suya sabuna dokunmaz bir mizah ürettikçe belki daha az risk alıyor ama söylediğinin gücü ve etkisi de düşüyor. En önemlisi de sahiciliğini kaybediyor.

Man playing a saxophone in a dilapidated room with collapsed wall and scattered debris beneath peeling plaster home interior
Otosansür, ses, sessizlik ve vicdan üzerine önemli bir film olan ‘The Conversation’dan.

Yine de tüm bunlar Deniz’de olan türden bir haysiyet ve cesaret bileşiminin pek az insana yüklenebilmesini açıklamaya yetmiyor. Meseleyi kahramanlarla korkaklar arasındaki basit bir ayrıma sıkıştırmak da hiçbir şeyi açıklamıyor. Ortada cevaplanması gereken bir soru var. İnsan, kurduğu hayatı koruyabilmek için kendinden ne kadar eksiltmeye razı olur?

Mevzu sırf kimin konuşup kimin konuşmadığı da değil yani. Konuşabilecek durumda olanların da kendi sesleri ve sessizlikleriyle ne kadar yaşayabildiği.

Bu soru yalnızca komedyenlerle ilgili değil. Yazarlarla, oyuncularla, yönetmenlerle, akademisyenlerle, gazetecilerle… Hepimizle ilgili. Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca mahkeme salonlarında sınanmıyor. İnsanlar kendi içlerine gömülüp sustukça herkes için çalan çanlar giderek daha az duyulur hale geliyor.

Deniz Göktaş’ın mektubu bu nedenle çok etkileyici. “Korkmuyorum” demiyor. “Korkmaktan sıkıldım ve yoruldum, çünkü yaşamak bu değil” diyor mealen.

Cesaret denen şey belki de bu işte: Bir gün, susmanın yükünün korkudan daha ağır gelmesi. Ve belki hepimizin kendimize sorması gereken soru da bu: Söyleyemediklerimizle yaşamaya ne kadar daha razıyız?

Deniz’in macerasının ve mektubunun bize gösterdiği şey şu aslında: Toplumun en büyük kaybı insanların konuşamamasından da fazla bir şey: Gerçekten konuşmanın hâlâ mümkün olabildiğini bile unutması.