Tıbbın tarafsızlığı, yaşam karşısında değil; kimlikler karşısındadır. Hekim hastasının kimliğine göre ayrım yapmaz. Ama ölüm makinesinin karşısında da suskun kalamaz. Çünkü sağlık hakkını savunmak yalnızca tedavi etmek değildir; tedaviyi imkânsız kılan koşullara itiraz etmektir. Bir hastane bombalandığında, bir ambulans durdurulduğunda, bir hekim yaralıya baktığı için cezalandırıldığında mesleki etik susmayı değil, tanıklığı emreder.
Ama tanıklık da yetmez. Bugün ihtiyacımız olan şey, pasif raporlamadan aktif koruma iradesine geçiştir. Bunun adı tıbbi başkaldırıdır. Bu başkaldırı silaha silahla yanıt verme çağrısı değildir; tıbbın yaşamdan yana kurucu sözünü yeniden hatırlamasıdır. Son yıllarda daha sık uluslararası kurumlardan duyduğumuz o ifade ile; “Kaygılıyız” demekle yetinmeyen, failin adını koyan, sağlık hakkını savaşın insafına bırakmayan bir mesleki ve toplumsal tutumdur.
Bu başkaldırının ilk adımı, sağlık hizmetinin savaşan tarafların egemenlik hesaplarına terk edilemeyeceğini kabul etmektir. Hastaneler, ambulanslar, sağlık çalışanları ve yaralılar, askeri gerekçelerle askıya alınabilecek sıradan hedefler değildir. Sağlık tesisleri, insanlığın ortak koruma alanları olarak tanınmalıdır.
Savaş düzeni, sağlığı bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp baskı, kuşatma ve teslim alma aracına dönüştürdüğünde, etik de yalnızca meslek içi bir ilke olmaktan çıkar. Sağlığı savunmak, toplumun varlık zeminini savunmaktır.