Yolda bulduğun anahtar nereyi açar?
Y

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Uzun sokaklar ve yaz güneşinin ışıltısından geçip gölgeleri kullandık. Uzun bir geceden, uzun bir suskunluktan, vefanın dar koridorlarından ve şehrin cangılından geçip apartman dairesine girdiğimizde mutluydum. Meraklı ve mutluydum. Eksiksiz gibi değil de sakinlemiş gibiydim.

Uzun zamandır sosyal medya hesabında paylaştığı işlere bakıp konuklarının yorumlarını okuyordum. Daha önce Sivas Katliamı’nda katledilen üç şairden biri üzerine yazdığım yazıda yardımını almıştım. Bir de lisedeki fotoğraflarını paylaşmıştı benimle, Uğur Kaynar ile liseden beri arkadaştı Adnan Özsökmeler.

Ankara Kurtuluş Lisesi 5 Edebiyat sınıfı. Uğur Kaynar (solda), ortada Muhterem adlı arkadaşları ve sağda Adnan Özsökmenler.

Ama bu defa başka bir nedenle konuk oldum kendisine.

Eve girer girmez, salonda karşıladı işler beni. Onlarca bağımsız parçanın bir araya gelip oluşturduğu toplam bana kalırsa bir hikâyenin dağınık toplamı. Adnan yaptıklarına “bir örgütlenme biçimi” diyor.  Olan bitene, tarihin alnında birikene, saklı kalana, içimizi yakmaya devam edene bir yanıt olarak kurguluyor yaptığı işleri. Hayatın içinde karşılaştığımız sıradan nesnelerin yeniden işlenmesi ve dönüştürülmesiyle oluşuyor bu estetik kırılma.

İş yerine gelen paletleri kesip zımparalıyor 14 x 14 ebatlarına getirip gece yarısından sonra gittiği evinde çalışmaya koyuluyor. Ahşap üzerinde çalıştığı nesneyi emanet ediyor işin kendisine. Paslı bir teneke, kırılmış bir spiral taşı, iyiden iyiye geride kalan bir teyp kaseti onun gecesinde başka bir anlam kazanabiliyor. “En sıradan, en ilkel, en basit” olanla çalışmak ve yine “en sıradan, en ilkel, en basit olana erişmek” diye tanımlıyor çalışmalarını Adnan.

Gecenin kuyusundaki atölye

Belirli bir çalışma düzeni yok; ama sabaha karşı biten işinden çıkıp evine geldiğinde başlıyor çalışma. Bazen iş yerinde hazırlıyor eskizlerini, fikirler orada olgunlaşıyor, taslakları orada törpülüyor…

Eve gelip ahşap üzerinde çalışmaya başladığında olgunlaşan fikir karşılığını buluyor. Geçimini bu çalışmalarından sağlamadığı için de satmıyor, sergi için galeri aramıyor, bir fiyat aralığı gelmiyor aklına. Kendisi için mi yapıyor emin değilim; ama dostlarını, arkadaşlarını, tanıdıklarını evine davet edip sergisini gezdiriyor onlara.

Denenmemiş bir sergi biçimi kurmak istiyor. Galerilerden gelen sergi davetleri bir yana evinin duvarında, yaşayan bir yerde sergilemek istiyor yaptıklarını.

Ona göre bir sergi açmak için eserlerin mutlaka evden çıkması gerekmiyor. Bu tercih aynı zamanda unutulmuş bir toplumsal alışkanlığı da hatırlatma çabası:

Eskiden sohbetlerimizi, toplantılarımızı, eğlencelerimizi evlerde yapardık. Sorunlarımızı evlerde konuşurduk. Evlerde siyaseti tartışır, insanları örgütlerdik, örgütlenirdik. Kimse artık evinin kapısını açmıyor. Evdeki samimiyet ve paylaşım duygusunu yeniden yaşatmak istiyorum.”

Yüz tablet çok hikâye

Duvarda yer alan yüzden fazla tabletin her birinin kendi hikâyesi var. İlgi duyduğu kişileri yaşadığı ya da etkilendiği olaylar, anılar, bu çalışmaların oluşma ve çıkış nedenini oluşturuyor. Sergiyi gezenlerden biri bu bütünlüğü “Senin otobiyografin olmuş” sözleriyle tarif etmiş. Buna katılıyor Adnan.

“Belki de yeniden kişisel bir tarih yazmak gibi. Yaşanmış olanı geleceğe aktarma isteği.”

Bir kurşun neye yarar?

Çalışmalarında birçok tekniği iç içe kullanıyor. Ahşap üzerine oyma, linol baskı, letraset, çatlatma ve eskitme teknikleri bunların başlıcaları.

Altın ve gümüş varak, eritilmiş kurşun, çivi, zımpara, film şeridi, teyp kaseti, teneke parçaları, yaprak veya ağaç dalı Adnan’ın çalışmalarında kullandığı temel malzemelerden bazıları. Özellikle bilgisayar hayatımıza henüz bu kadar girmemişken grafik uygulamalarında kullanılan letraset tekniği, bir sanatçı olarak sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri olarak öne çıkıyor.

Küba için…

Şimdiye kadar evin duvarından sadece bir tablet eksilmiş. Küba Dostluk Derneği’ne verilen eser bir etkinlikte sergilenmiş ve elde edilen gelir, Küba’da kurulacak olan güneş panellerine destek için bağışlanmış. Bir tabletin evden çıkması ve satışa sunulması, serginin amacını ve varlık nedeni değiştirmiyor; bir dayanışma için yapıldığı gerçeği çıkıyor karşımıza.

İşin dili

Tabletlerde yalnızca resimler ya da nesneler değil sözcükler ve harfler de kullanılıyor. Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Arapça, Farsça, Aramice, Yunanca, Rusça, Fransızca, Japonca, Hintçe, Kiril alfabesi, çivi yazısı ve cezaevlerinde kullanılan şifreli yazılar bunlardan bazıları.

“İş kendi dilini dayatıyor” diyor Adnan.

68 hareketini anlatan bir çalışmada Fransızca kullanmak, Ho Chi Minh üzerine bir tablette Vietnam’a uzanmak ya da Mezopotamya coğrafyasını anlatırken Arapça, Kürtçe ve Türkçeyi yan yana getirmek onun için doğal bir tercih.

Hrant ve toplumsal hafıza

Tabletlerin sergisinde karşımıza çıkan ana izleklerden biri de toplumsal hafıza. Toplumsal trajedilerimiz tabletlerin ana izleklerinden biri olarak karşılıyor bizi. Hrant Dink, bizim arkadaşımız, Ahparig Hrant orada boylu boyunca yatıyor işte, sokak ortasında hâlâ.

Yarım bırakılmış bir zımpara, eskimenin geride bıraktığı izler ve kurşun deliğini andıran bir boşlukla oluşturulmuş çalışma, Ahparig Hrant’ın anısına ayrılmış.

Duvarın bir köşesinde duruyor. Sessiz ama görünür.

Ahşap tabletin üstüne paslı bir tenekeyle işlenmış Che ve Nâzım Hikmet figürleri de serginin parçaları arasında. Temsil edilen insanlar kadar kullanılan malzeme de anlam buluyor.

Büyük harflerle yazılmış ‘CUMARTESİ‘, kayıplarını arayan annelerin sessiz direnişine selam duruyor.

Bir başka tablette, ‘özgürlüğün kaldırım taşlarının altında olduğunu‘ fısıldayan 68 ruhu beliriyor. Aynı sahnede dönen bir semazen, geçmişle bugünü aynı zeminde buluşturuyor.

Filistin ise sergide özel bir yere sahip.

Sanatçı için Filistin yalnızca bir coğrafya değil, direniş ve var olma mücadelesinin simgesi.

Bu nedenle sergide Deniz Gezmiş adına düzenlenmiş bir Filistin Demokratik Halk Cephesi kimliği de bulunuyor. Tamamı metal kaplama olarak hazırlanmış bu çalışma, Deniz Gezmiş’in enternasyonalist direniş anlayışına gönderme niteliği taşıyor.

Serginin müziği ve afişi

Serginin afişi, tabletlerin yapımında kullanılan malzemelerin fotoğraflarından oluşuyor.

Müzik tercihi ise tesadüfi değil.

Sanatçının yıllardır dinlediği, 1990’lı yıllardan hafızasında yer eden Sina Vodjani’nin ‘Straight to the Heart‘ adlı parçası serginin fon müziği olarak eşlik ediyor.

O anahtarla büyüyen soru

Bazen hepimize olur, anahtarlığımızdaki bir anahtarın hangi kapıyı açtığını anımsayamayız. Belki de bu yüzden sergi, kesin cevaplardan çok hatırlamaya, çağrışıma ve kişisel hafızaya yaslanıyor.

Uzun yolculuklarda dinlenen karışık kasetler, gençlik yıllarının yarım kalmış hikâyeleri, kaybedilen insanlar, unutulmayan mücadeleler ve paslı nesnelerin içinden yükselen anılar…

Duvarlardaki yüz tablet, aslında tek bir kapıyı değil; her ziyaretçinin kendi hafızasında açılacak farklı kapıları bekliyor.