Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Şule Tüzül’ün ‘Öncesi’ adlı Jehan Barbur romanı eleştirisi (Doğan Kitap).
- Eylül Görmüş’ün ‘Artuçkule’nin Tepegöz’ü’ adlı Çağan Irmak romanı eleştirisi (Everest Yayınları).
- Hüseyin Bul’un ‘Kavgaz-Armatör’ adlı Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek romanı eleştirisi (April Yayıncılık).

Öncesi, her ne kadar Jehan Barbur’un özyaşamöyküsü olsa da, Annie Ernaux’nun kendi kitapları için söylediği gibi, ben de bu romanı bir özkurgu olarak görüyorum.
Her ne kadar müzisyenliği ön plana çıksa da Jehan Barbur, çok iyi bir müzisyen olduğu kadar çok iyi bir yazar ve şair. Öncesi her şeyden önce her yönü ile başarılı bir edebiyat eseri. Bir roman.
Romanın ana meselesi bir kız çocuğunun sancılı büyüme hikâyesi. Öncesi bir edebiyat eseri olduğu için bu hikâyeye sadece Jehan Barbur’un büyüme hikâyesi olarak bakamayız, en başta hikâyeye büyük haksızlık olur bu.
İlk sayfalardan itibaren okur bunu anlayacaktır. Herkesin kendine ait parçalar bulacağı ortak bir hikâyedir söz konusu olan.
…
Alıştığımız tarzda bir roman değil Öncesi. Bazen bir şiir çıkıyor karşımıza. Bazen birkaç cümlelik bir metin. Bazen rüyalar.
Yazar Jehan kendi çocukluğunun hikâyesini anlatıyor ama ara sıra hikâyeye ara verip, insana ve yaşama dair doğrudan okurla düşüncelerini paylaşıyor.
Zaman akışı sıralı değil. Roman bugünle başlıyor zaten. Bugünle geçmiş arasında girip gelen metinlerde ilerliyoruz.
…
Okur olarak sanki Jehan’la bir yerde buluşmuşuz ve o başlamış anlatmaya. Ya da bir film izliyoruz sanki; bugünle başlayan sahne geçmişin sahnelerinde zamana aldırmadan bir ileri bir geri gidiyor, ara sıra filmin ana kahramanı görünüyor ekranda ve açıklamalarda bulunuyor.
…
Öncesi, çok hassas, insanın içinde bir yerlerde, derinlerde sakladığı, ittiği, dokunmak istemediği yerlere dokunuyor. Çok ağır görünse de hafif bir dokunuş. O bile insanı alt üst etmeye yetiyor. Ve iyi ki de öyle oluyor.
Şule Tüzül’ün Litera’daki yazısı

Çağan Irmak’ın türler arasında salınan leziz romanı “Artuçkule’nin Tepegöz’ü”nü şaşkınlıkla okudum. Şaşkınım çünkü bir kitabın hem bu kadar tazecik hissettirip hem bu kadar kadim bir tat verebilmesi bence sık karşılaştığımız bir durum değil.
…
Altamış isimli bir köyde başlıyor hikaye; bir genç kadın, peri padişahı tarafından tecavüze uğruyor, hamile kalıyor ve işte o gebelikten romanın kahramanı Tepegöz doğuyor.
Tek gözlü, gören herkesin korkuyla baktığı, doğduğu andan itibaren hiç sevilmeyecek bir adam; o da zaten nefreti, kötülüğü, şiddeti, intikamı ve kanı kendine şiar ediniyor ve kendisini kabul etmeyen dünyayı yakıp yıkmayı aklına koyuyor.
…
Kitabın bence baş kahramanlarından olan Islık ağaçlarından bahsetmeden bitirmeyeyim.
Öyle zarif anlatıyor ki o ağaçları yazar, zihnimde tüm güzellikleriyle belirdiler. Ağaçların ağzından yazdığı ve dille nasıl ustaca oynadığını da gösteren (sürgünün bu çift anlamlılığı üzerine hiç düşünmemiştim!) şu pasajla bitireyim:
“Ne tuhaf değil mi sürgün kelamının birbirine zıt manalara gelmesi? İnsan evladı bizi sürgün ederken yok edecek, biz ise yeni sürgünlerimizle var edeceğiz kendimizi. Başka diyarlarda, buralardan çok uzaklarda.”
Eylül Görmüş’ün yazısı

Kayıplar Bürosu kayıp Talip Uzunkaya’nın bulunması için bir arpa boyu yol almayınca üst mercilerden Şef Sabri Ateş vasıtasıyla iş daha önce başarılı işler yapan, açık dosya bırakmayan Komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz’a verilir.
…
Mutlu, Kayıplar Bürosunun dosyasını incelediğinde işin neden çözülmediğini daha iyi anlar. Doğru sorular sorulmadığı için doğru yöne evrilecek cevaplar da alınmadığını görür. İşin püf noktası kilit isimlerle hiç temas edilmemiş olmasıdır. Hal böyle olunca Mutlu soruşturmayı doğru kişileri bulup sorgulayarak genişletir. Genişleyince iş çetrefil bir hal alır.
…
Benim açımdan romanın en can alıcı kısmı Mutlu’nun üç yıla yakın yanında taşıdığı silahını ateşleme kısmı.
Bu kısım zannımca okuyucunun da durup üzerinde düşüneceği bir bölüm… Zira yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi okuyucunun iliklerine işleyen bir bakış açısıyla vermiş yazar. Sosyolog İsmail Beşikçi’nin ‘ilk kurşun teorisini’ çoğu kişi bilmez.
İlk kurşun teorisine göre ilk kurşununu sıkan kişi artık eski kişi değildir; değişmiştir her açıdan. Sıkmadan önceki kişi ile sıktıktan sonraki kişi arasında çok fark vardır.
Mutlu’nun da çok kısa da olsa karşısındaki saldırgana sıkıp sıkmamaktaki tereddüdü kahramanın insana, canlıya bakış açısını belirlerken okuyucuyu da bunun üzerine düşünmeye sevk eder.
Devletin (erkin) cenderesinden geçmiş, bunun eğitimini, disiplinini almış bu yönde yetişmiş birinin o ilk karşılaşmadaki kısacık tereddüdündeki dejenere olmamış, insani yönünü kaybetmemiş saf hali insanın her daim bir umut kapısı olabileceğini gösterir.
…
Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.
Hüseyin Bul’un Bianet’teki yazısı