Diploma hastalığı
D

Yeğenim Luka neredeyse her yazımın üzerine güzel bir mesaj gönderip fikirlerini paylaşıyor. Geçen ayki bir yazımın üzerine de yine akıl dolu bir mesaj yazmıştı ama konuya ayıracak vakti ancak bulabildim, kusura bakmasın.

Aslında birgün izni olursa oturup sizlere Luka’yı da yazmalıyım, çünkü kendisi genç bir bireyin ‘eğitimi ilgi duyduğu bir alanda olursa’ çıtayı ne kadar yukarı taşınabileceğinin en güzel örneklerinden biri.

Neyse ne diyordum? Luka mesaj atmış… Derste okuduğu ve ‘Okulların artık bilgi ve düşünce yuvaları olarak değil de daha çok iyi bir iş bulmak için gidilen bir yer olarak görüldüğü’ bir yazıdan bahsetmiş.

Araştırdım. İngiliz bir sosyolog, Ronald Dore, 1976’da bir kavram üretmiş: ‘Diploma Hastalığı.’

Fotoğraf: AA

Dore diyor ki:

Okullar artık insan yetiştirmek için değil, işe yarar sertifikalar vermek için varlar. Amaç değişti ama araç değişmedi. Daha da önemlisi bu değişim öyle sinsi bir biçimde oldu ki yanlışı fark eden bile yok gibi.

Bir toplumda diploma rekabeti ne kadar erken başlarsa ve iş piyasası ne kadar fazla diploma şartı koyarsa eğitim de aynı hızda ‘sınav kazanmak için yapılan bir ritüel’e dönüşür. Doğal olarak o ritüelin içinde merak da, araştırma da, düşünme de yer almaz.

Buna ‘geri akış etkisi’ diyen Dore, şöyle devam ediyor:

Diploma yarışması sistemi de insanı da geriye doğru zehirliyor. Çocuklar merak etmek için değil, sınav geçmek için okula gidiyor. Çünkü işin acı gerçeği, başka türlü işe falan giremeyecekler günü geldiğinde.

50 sene önce görmüş adam bu olanları ve bunları söylemiş. Peki günümüzde ne kadar değişti bu durum?

Hadi bir de 2018’de ekonomist Bryan Caplan’ın yayınladığı ‘Eğitime Karşı Dava’ kitabına bir bakalım.

Caplan’ın saptaması beni rahatsız etti:

Bir üniversite diplomasının sağladığı maddi getirinin yaklaşık yüzde 80’inin öğrenilen bilgiyle alakası bile yok. Diplomayı öğrendiklerinin değil, sisteme uyumunun bir belgesi olarak alıyor öğrenci.

Caplan bu duruma ‘signaling’ diyor; yani diploma bir bilgi sertifikası değil ‘Bu arkadaş sisteme uyum sağlayabilir ve dört yıl bir şeye katlanabilir‘ mesajı taşıyan bir bayrak sadece.

Caplan’ın cevabı kadar üzücü bir de sorusu var:

Neden iş başvurularında çoğu şirket mezun olunan bölümle değil de, mezun olunan okul ile ilgileniyor acaba? Çünkü artık diploma bilgiyi değil kapıyı açıyor da ondan.

Hadi Türkiye’ye gelelim.

Son 10 yılda üniversite sayısı da arttı, mezun sayısı da arttı, diploma da sayısı arttı. Ama sanayici hâlâ “Nitelikli eleman bulamıyorum” diyor. Genç mezun da hâlâ “İş bulamıyorum” diyor.

TÜİK’in rakamlarına göre bir lisans mezununun ilk iş bulma süresi ortalama 14 aymış. 14 ay.

Bu yazıyı tam yazıyordum ki MSA Marketing grubundan WhatsApp’ıma bir ekran resmi geldi. Avukat bir hanımefendi sosyal medyada bir mesaj paylaşmış. Türkiye’de dört yıllık üniversite diplomasını resmi olarak iptal ettirmek için devlete dilekçe veren gençler varmış. Bir YÖK yetkilisinin açıklamasına göreyse bu başvuruların sayısı bine yaklaşmışmış.

Kendi eğitimini sistemden sildirmek için devlete başvuran bir nesil. Başka bir ülkede böyle bir şey olduğunu duymadım.

Sebebini anlamak için belki de biraz mekanik açıklamak daha isabetli olabilir bence.

Türkiye’de lisans mezunu olduğun anda ortaöğretim KPSS sınavlarına girme hakkın yasal olarak düşüyor. Ama o sınavlarda lise ve ön lisans mezunlarının atanma ihtimali lisans mezunundan çok daha yüksek. Yani sistem seni fazla eğitilmiş olduğun için dışlıyor.

Bir kere daha okuyun lütfen. Devlet seni oku diye okula yolluyor, sonra okuduğun için işe almıyor.

O paylaşımın altında bir de LinkedIn mesajı vardı.

Maliye mezunu 24 yaşında bir genç 82 KPSS puanıyla atanamamış.

Özel sektörden de sıfır (rakamla 0) geri dönüş almış. “Yetiştirilmek üzere eleman arıyoruz” diyen şirketin yetkilisi telefonda “Yaşınız 19-20 olsaydı sizi lise mezunu olarak yetiştirebilirdik” demiş. BIM’e ve A101’e de başvurmuş ama onlardan da ses çıkmamış.

Bir devlet kurumuna başvurmuş, “En yüksek lise mezunu arıyoruz” hatası vermiş otomatik sistem.

“Stresten ellerimde yaralar çıktı” diye bitirmiş mesajını. Ve sormuş: “Lisans diplomamı nasıl iptal ettirebilirim?”

Peki ya işverenin payı? İşverenin beklentisi de bir o kadar gerçek dışı hale geldi bence. Tek adaydan beş ayrı uzmanlık isteniyor, ama karşılığında asgari ücret teklif ediliyor.

Z kuşağı da buna göre hesap yapıyor tabii. Becerisi var, ama bu koşullarda koşmayı haklı olarak reddediyor.

Öte yandan hâlâ iyi okul mezunlarını tercih eden işverenler var ve haksız sayılmazlar. İyi bir okul bazen sadece bilgiyi değil, öğrenmeyi öğrendiğini de gösterir ilgilenene. Ekiple çalışabildiğini, sorumluluk alabildiğini ve taşıyabildiğini gösterir. O zaman da sorun şu ki bu nitelikleri ölçmek için daha iyi bir araç bulmak yerine, hâlâ o kağıdı kullanıyoruz.

Batı tarafında piyasa artık bu işi kendi eliyle çözmeye başladı diye görüyorum. IBM, Google, Apple, Accenture, Bank of America gibi devler son beş yılda birçok pozisyonda ‘college degree’ şartını kaldırdı. ABD hükümeti bile federal işe alımlarda diploma şartını büyük ölçüde esnetmiş.

Bu trendin de bir adı konmuş bu arada: ‘skill-based hiring’, yani beceriye dayalı işe alım.

Yapay zekanın da etkisiyle işverenler artık “Ne biliyorsun?” sorusunu bırakıp “Ne yapabiliyorsun?” sorusuna geçiyor sanırım; good morning after supper.

Yani Avrupa sistem eliyle, Amerika ise piyasa eliyle aynı yere yürüyor, diplomaya değil, beceriye.

Ortada evrak var, ama ortaya çıkmış bir iş yok.

Piyasa aslında çoktan fikrini söyledi bu konuda.

8 Mart’ta yazdığım o sosyal medyayı ikiye bölen ev aşçısı ilanını hatırlıyorsunuzdur sanırım. MSA mezunu olması şartıyla net 170 bin lira maaşla evine aşçı arıyordu biri. İstediği yetkinlikleri tek tek sıralamaya gerek bile görmemişti ilanı veren.

Yazmıştım, bir kez daha yazıyorum: Piyasa artık diplomaya değil, yapabilirliğe bakıyor. Üstüne de çok iyi para ödüyor, ödemeye de dünden razı.

Kalitenin kararını sınav ya da diploma vermeyince işte böyle oluyor.

Aslında farklı yollar ve çözümler yok değil.

İsviçre’de gençlerin üçte ikisi lise sonrası üniversiteye değil, mesleki eğitime gidiyor. Haftanın üç günü iş yerinde, iki günü okuldalar.

Bu sistemin detayında bir başka güzellik daha var: Gençler çıraklık döneminde maaş alıyor, maaş yaşa göre artıyor ve sonunda da ellerine aylık 1500-1800 frank civarı para geçiyor. Yani öğrenirken para kazanıyor ve üniversiteye gitmek zorunda bile hissetmiyorlar.

İşin başka bir ilginç yanı ise İsviçre’nin en büyük şirketlerinin (Nestlé, UBS, Roche, Swiss Re) CEO’larının yaklaşık yüzde 40’ı üniversite değil, mesleki eğitim mezunu. Mesela UBS’in bugünkü CEO’su Sergio Ermotti, Lugano’daki Cornèr Bank’ta stajyer olarak başlamış işe, sonradan Swiss Re’nin yönetim kuruluna başkanlık etmiş, oradan dönüp UBS’in başına geçmiş.

Sorarsınız diye öğrendim:

 – 1975: 15 yaşında zorunlu eğitimi bitiren Sergio Ermotti İsviçre’nin dual eğitim sistemine giriyor; haftanın 2 günü meslek okulunda banka, muhasebe ve finans eğitimi alan Ermotti, geri kalan günlerde ise Lugano’daki Cornèr Bank’ta stajyerlik yapıyor.

 – 1985: Cornèr’de geçen 10 yılın ardından Zürih’te Citibank’a hisse senedi tüccarı olarak geçiyor.

 – 1987: İki sene sonra Merrill Lynch’in Londra ve New York derivatif masalarına geçiyor.

 – 2005: Milano’da UniCredit’e geçiyor ve iki yıl sonra grup başkan yardımcılığına oturuyor.

 – 2011: UBS’in tepesine çıkıyor ve orada tam dokuz yıl kalıyor.

 – 2021: Swiss Re’nin yönetim kurulu başkanlığına geçiyor.

 – 2023: Credit Suisse batıyor, bu esnada UBS imdat çağrısı yapıyor ve Ermotti tekrar UBS’in başına dönüyor.

 – 2026: Hâlâ da orada.

Soranlara, “Hayalim profesyonel futbolcu olmaktı; bankacılık B planımdı” demiş.

B planı hiç de fena gitmemiş gibi, ne dersiniz?

Şaka bir yana, bu yüzde 40 Türkiye adına üzerine düşünülmesi gereken bir konu bence. Farkı bilmemek de değil önemli olan. Önemli olan, Türkiye’de hâlâ ‘okumuş adam’ demek ‘üniversite bitirmiş adam’ demek ne yazık ki.

Meslek lisesi mezunu bir Nestlé CEO’su bizim ülkede annesinin gözüne nasıl görünür sizce?

Statü değişmeden sistem de değişmez bence. Loncaların ruhunu taşıyan bir sistemin günümüz versiyonu diyebiliriz buna.

Sonuç:

Mesleki eğitim mezunlarının istihdam oranı üniversite mezunlarıyla neredeyse aynı.

Almanya’da da benzer tablo var. Çıraklık sistemi genç işsizliği Avrupa’nın en düşük oranlarında tutuyor.

Bu ülkelerde mesleki eğitimin algısı ve değeri üniversiteden daha az değil, fazla da değil, eşit ağırlıkta.

Aslında ne var biliyor musunuz?

Bu sistemi biz de hayal etmiştik bir zamanlar, belki keşfetmedik ama hayal ettik ve uyguladık zamanında.

Köy enstitüleri haftanın yarısını derste, yarısını işin içinde geçiren bir nesil yetiştirmişti. Toprağı bilen, çekici tutan, kitabı okuyan bir nesil. Üstelik İsviçre’nin bu sistemiyle hemen hemen aynı dönemde kurulmuş.

Sonra ne mi oldu?

1954’te kapatıldı. 70 küsur yıl olmuş kapatılalı, hâlâ temcit pilavı gibi aynı meseleyi tartışıyoruz.

Luka’nın mesajını okuyunca ilk an şunu düşündüm ve ona da yazdım zaten…

Öğrenmeyi iş bulmaktan ayıran çizgi zamanın bir yerinde yazık ki silinip gitmiş.

Bu silinmenin bedelini de bugünlerde hem öğrenci ödüyor, hem sektör ödüyor, hem de toplum ödüyor.

Diploma hastalığının tedavisi için kimse hastane açmıyor. Ama piyasa kendi cevabını üretiyor. Ve o cevabın adı da beceri.