Birtek-Sen Genel Başkanı değerli Mehmet Türkmen’in bir an önce serbest bırakılması dileğiyle…
Ayşen Şahin, Evrensel’de, Doruk Maden işçilerinin yaşadığının kronolojisini kısa ve öz yazmış, buraya bırakıyorum. Bağımsız Maden-İş Sendikası üyesi işçiler, pervasızca ‘ödenmeyen’ ücret ve tazminatları için Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü, hakları için açlık grevi dahil her yolu denedi ve sonunda başardı. Tanıl Bora’nın ‘kapitalist dünya genelindeki holding hükümranlığını’ konu ettiği yazısında dediği gibi, söz konusu başarı herkese ‘1 Mayıs armağanı’ oldu. Bahadır Özgür’ün, başroldeki Yıldızlar SSS Holding hakkındaki yazısını okumayı ihmal etmeyin.
Son yıllarda tanık olduğumuz emekçi hareketleri-hak mücadelesi, bağımsız örgütlenmeler ile bazı isimlerin daha sık duyulmasına neden oluyor. İsimlerden biri Başaran Aksu. Dört yıl önce İrfan Aktan, Başaran Aksu ile Artı-Gerçek’te çok iyi bir söyleşi yapmıştı. Ben de, bir süredir Aksu’nun yapıp etiklerini takip eden biri olarak Diken’de bu söyleşi üzerine bir şeyler yazmıştım.
Umut-Sen/Başaran Aksu’nun dikkat çekici özelliği, bana kalırsa ‘yeni’ olanı temsil etmesiydi. Yinelemekten bıkmamak gerekiyor; “Sanayi Devrimi’nin ürünü olan kurum/kurallar ve her türlü temsil ilişkisi, Bilişim Devrimi ile kaçınılmaz biçimde değişecek, dönüşecek” görüşünün, emekçi hareketteki parlak sonucu olarak ortaya çıktı Umut-Sen (bağımsız sendikal mücadele) ve giderek daha bilinir oldu. ‘Modern’ bir iş yapıyor Aksu ve aynı yolda olanlar. Diğerlerinin fiziksel ve zihinsel hantallığıyla malul değil. Yücel Demirer de, yine Evrensel’de, “Yüz akı sendikalar neden bağımsız?” sorusunu yöneltmiş.
Burada, Başaran Aksu’nun İrfan Aktan’la 2022’deki söyleşisinden birkaç satır alıntılamak istiyorum. Umut-Sen’i şöyle tanımlamış Aksu: “Bürokrasiye dayalı sendikal anlayışa karşı Türkiye’nin dört bir yanında 7/24, bir nevi kartal gözü gibi, emek alanındaki her gelişmeye odaklı…” Türkçesi, ‘işçi nerede hak mücadelesi veriyorsa biz oradayız.’
Yine aynı söyleşideki ‘sol’ eleştirisine bakalım: “Çok ağır bir şey söyleyeceğim ama sol bu haliyle, mevcut konumlanışıyla işçi sınıfı lehine bir şey yapamaz. Sol habire geriye sarıyor. Sanki dünyada hiçbir şey değişmemiş, Türkiye’de bu düzeyde proleterleşme yaşanmamış, 320 tane organize sanayi bölgesi yokmuş, hizmet, tarım sektöründe vahşi bir sömürü, mülkiyet ve doğa gaspları, doğanın metalaştırılması gibi pratikler sergilenmiyormuş gibi davranıyor… Bunlara gözünü yumarsan, bu sömürü alanlarındaki ezilenlerle de direnenlerle de hemhal olamıyorsun işte…”
Burada dikkate değer olan, mücadelede öne çıkan isimlerden çok, yüz küsur yıldır alışılagelmiş her ne varsa altüst oluşu ve bu durumun yeni örgütlenme biçimlerine yol vermesi; bir başka söyleyişle, ihtiyaç duyması. Başta siyasi partiler olmak üzere siyasal alandaki her unsurun iyice farkına varması gereken somut gerçeklerden biri bu.
Devir değişip de alışılmadık işler görünür olduğunda kaçınılmaz biçimde, tutumlar, roller, alışkanlıklar, sıfatlar da değişir. Cenk Saraçoğlu, Ayrım’da yayımladığı ve ‘öncülük’ olgusu/durumu üzerine kafa yorduğu yazısında şöyle söylüyor: “… yakın dönemde yaşanan Bağımsız Maden-İş’in örgütlediği ve zaferle sonlanan işçi direnişinde de görüldüğü üzere, bir sürecin dışından ona yön vermeye çalışan değil, içine giren, orada bulunan, orada risk alan ve kendisini o sürecin bir parçası haline getiren bir siyasal tutum çok daha güçlü bir karşılık bulabildi… Bu yüzden öncülük, dağınık halde bulunan deneyimlerin, taleplerin ve sezgilerin bir yön, bir süreklilik ve bir siyasal yoğunluk kazanacak şekilde örülmesi olarak kavrandığı ölçüde, içe dönük kurgusal bir performans olmaktan çıkıp gerçek bir arayışa dönüşebilir. Bu haliyle öncülük, bir yapının kendisine biçtiği bir statü olarak kalamaz; siyasal öznenin kendi birikimi ile toplumdaki ileri dinamikleri karşılıklı beslemeye yönelik hiç bitmeyen bir ‘oluşum’ süreci olarak kavrandığında anlam kazanabilir.”
İrili ufaklı işçi hareketleri (ve kuşkusuz kadın hareketi gibi diğer toplumsal canlılık belirtileri), giderek daha etkili olan bağımsız sendikalar, pek çok bakımdan öğretici ve muhalefet partilerine de çok şey söylüyor. Onlara ‘yeni’ olanı hatırlatıyor. Siyasi mücadelenin bir veçhesi olan hak mücadelesinin nasıl yapılması gerektiğini, kararlılığın ve haklılığın toplumu ikna potansiyelini sergiliyor.
Başta TİP’liler olmak üzere diğer küçük sol partiler Kurtuluş Parkı’nda madenciye ‘yurttaşla birlikte’ destek oldu, bir an olsun yalnız bırakmadı. Diğer bazı muhalefet partilerinin yanı sıra, cüssesiyle orantılı biçimde görünür olan partilerden biri de CHP idi. Bu desteğin önemini ve değerini yadsımak imkânsız. Buna mukabil, o siyasetçileri oraya toplayanın emekçinin haklılığı ve direnci olduğunu, Cenk Saraçoğlu’nun yazısına atıfla, ‘öncünün’ kimliğini, hep hatırda tutmakta yarar var. Halk, muhalefet partilerine ne yapması, nasıl yapması gerektiğini, ihtiyacının ne olduğunu anlatıp duruyor yıllardır ve son madenci direnişi, söz konusu anlatma-yol gösterme çabasının bir örneği.
Şu aşamada eksik kalan (ya da bir türlü görünür olamayan) ise, madenci eyleminde işçinin yanında duran, 1 Mayıs’ta baretle yürüyüş yapan iktidar namzeti sosyal demokrat muhalefetin/siyasetçinin, emekten yana ikna edici bir programa ve söyleme kavuşması. Muhalefetin, işçi hareketinde ‘yeniyi’ temsil eden örgüt ve kişilerden yararlanması, sıkı bağlar kurması, onları dinleyip öğrenmesi gerekli.